7 Aralık 2016 Çarşamba

Bilme Hakkı ve Suriyeli Mültecilerin Entegrasyonu

 

Açık veri ve veri gazeteciliği çerçevesindeki temel başlıklardan biri de, araştırmacıların ve gazetecilerin 4982 sayılı “bilgi edinme hakkı” yasasını kullanarak, devleti daha fazla açık veri paylaşmaya teşvik etmesi.
Öte yandan, son iki yıldır veri gazeteciliği araçlarını kullanarak araştırdığım konulardan biri, Suriyeli mültecilerin Türkiye toplumuna entegrasyonu sırasında yaşanan zorluklar ve sağlanan ilerlemelerdi.
2016 yılında kazandığım bir araştırma bursu sayesinde, hem “bilgi edinme hakkı” hem de mültecilerin entegrasyonu konusunu birleştirebileceğim bir proje yapma fırsatı buldum. (Aşağıda ayrıntılarını bulacağınız bu çalışma, Punto24 ve Article 19 tarafından geliştirilen, Guardian Foundation tarafından desteklenen Bilme Hakkı Projesi kapsamında gerçekleştirilmiştir.)
Söz konusu “Bilme Hakkı Projesi” çerçevesinde, Suriyeli mültecilerin topluma entegrasyonu konusunda çalışan altı farklı devlet kurumuna otuz civarında soru gönderdim. Kimi kurumlar sorularımı bilgilendirici biçimde yanıtlarken, kimi kurumlar da kesinlikle tatmin edici olmayan, geçiştirme amaçlı kısa cevaplarla yetindiler. Bu noktada özellikle AFAD’ın ketum tutumunun altını çizmek isterim. AFAD’a gönderdiğin altı adet ayrıntılı soru karşılığında, sadece şöyle bir cevap aldım: “İstediğiniz bilgilere Başkanlığımız web sitesinde ulaşabilirsiniz. Web sitemizde yer alan bilgiler dışında paylaşım yapamıyoruz. Teşekkürler.”
Bilgi edinme hakkı yasası, sorularına tatmin edici cevap alamayan vatandaşların Bilgi Edinme Değerlendirme Kurulu’na yazılı itiraz dilekçesi göndererek, cevaplanmayan sorular konusunda ısrarcı olmasına olanak tanıyor. Ben de öyle yaptım ve AFAD’ın sorularıma cevap vermemesi üzerine BEDK’ya itiraz dilekçesi gönderdim. Fakat sonuç değişmedi ne yazık ki, BEDK itirazımı reddetti ve sorularım cevapsız kaldı.
Bu proje kapsamında soru gönderdiğim tüm devlet kurumlarını ve gelen cevapların ayrıntılı dökümünü aşağıda bulabilirsiniz.

Başbakanlık’a sorulan sorular

1) Suriyeli sığınmacıların Türkiye’deki barınma ve yaşam koşullarıyla ilgili resmi politikaların belirlenmesi sürecinde, 2011’den günümüze kadar STK’lar, özel üniversiteler, iş dünyası temsilcileri gibi devlet dışı (sivil) kurum ve kuruluşların hangileriyle ve hangi tarihlerde görüş alışverişi toplantıları ve kamuoyuna açık çalıştaylar yapılmıştır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
2) AB ile yürütülen müzakereler çerçevesinde Türkiye’nin çekince ve görüşlerinin yer aldığı Meşruhatlı Yol Haritası’nda belirtildiği üzere, Türkiye’nin Mültecilerin Hukuki Statüsüne ilişkin 1951 Cenevre Sözleşmesi’ndeki “coğrafi sınırlamayı” kaldırmayı ancak AB’ye tam üye olma aşamasında değerlendireceği doğru mudur? Eğer doğru ise, coğrafi sınırlamanın kaldırılması için AB üyeliğinin beklenmesinin ve şart koşulmasının gerekçesi nedir?
12.04.2016 AB Bakanlığı'ndan gelen yanıt: Suriye’deki savaştan ve kötü yaşam koşullarından kaçan Suriyeliler sığınmak için AB ülkelerine gitmek istemiş ve bu durum AB genelinde ciddi bir siyasi krize yol açmıştır. Suriyeli sığınmacıların AB ülkeleri tarafından kabul edilmemesi aynı zamanda ciddi bir uluslararası insani soruna da neden olmuştur. Ülkemizin AB ülkelerine sığınmak isteyen Suriyelilerle ilgili soruna ilişkin olarak insani mülahazalar çerçevesinde 7 Mart 2016’da AB’ye yaptığı öneri AB ülkeleri tarafından ele alınmış ve 18 Mart 2016 tarihinde Türkiye ile AB arasında kamuoyuyla da paylaşılan bir mutabakata varılmıştır. Türkiye, bu mutabakatla AB ülkeleri tarafından ciddi bir güvenlik sorunu olarak görülen Suriyeli sığınmacılar meselesinin insani koşullar çerçevesinde çözülmesini amaçlamıştır. Mutabakatın diğer önemli unsurları, Türkiye ile AB arasındaki vize muafiyeti sürecinin hızlandırılarak Vize Serbestisi Yol Haritasında belirtilen kriterlerin karşılanmasının müteakip vize muafiyetinin Haziran 2016 sonuna çekilmesi ve Türkiye-AB katılım müzakerelerinin hızlandırılmasıdır. Bu çerçevede de ilk olarak 33 numaralı fasıl olan “Mali ve Bütçesel Hükümler” faslının açılmasına yönelik hazırlıklar tamamlanmak üzeredir.
3) “Geçici koruma” statüsündeki Suriyeliler ve “şartlı mülteci” statüsündeki diğer sığınmacılar, Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin gerçekleşmesine kadar geçecek uzun yıllar boyunca, uluslararası hukukta mültecilere tanınan hangi haklardan mahrum olacaklardır? Mahrum oldukları bu hakları telafi etmek ve sığınmacıların Türkiye toplumuna entegrasyon sürecini kolaylaştırmak amacıyla, hükümetin hayata geçirmeyi planladığı yeni idari önlemler var mıdır?
19.4.2016 Göç İdaresi'nden gelen yanıt: Ülkemiz, bölgesinde edindiği zor tecrübeler nedeniyle, 1951 Cenevre Sözleşmesi’ne uygulanan coğrafi kısıtlamanın kaldırılması yönündeki politikasını; 2008 Ulusal Programında ve İltica Göç Yol Haritasında da belirttiği üzere, “Avrupa Birliğine katılım müzakereleri sırasında etraflıca ele alınarak, tam üyelik antlaşmasının imzalanmasıyla kaldırılmak üzere, ülkemize doğrudan bir mülteci akınını teşvik etmeyecek şekilde, gerekli mevzuat ve altyapı değişikliklerinin gerçekleştirilmesine ve AB’nin külfet paylaşımı konusunda gerekli hassasiyeti göstermelerine bağlı olarak değerlendirilecektir.” şeklinde belirlemiş ve bunu yazılı ve sözlü olarak beyan etmiştir. Nihayetinde coğrafi kısıtlamanın kaldırılması konusu, Avrupa Birliği’ne tam üyelik perspektifinde ele alınacaktır. Ülkemiz 1951 Cenevre Sözleşmesi’ni “coğrafi kısıtlama” ile kabul etmiş olmasına rağmen tüm başvuru sahipleri (Avrupa’dan veya Avrupa dışından gelenler) ile geçici koruma kapsamında bulunan Suriye uyruklu yabancılar için herhangi bir hak kaybına mahal verilmeden hak ve hizmetlere erişimleri aynı oranda sağlanmaktadır. 6458 sayılı Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu 96. Maddesinde belirtildiği gibi Genel Müdürlük, yabancı ile başvuru sahibinin veya uluslararası koruma statüsü sahibi kişilerin ülkemizde toplumla olan karşılıklı uyumlarını kolaylaştırmak ve ülkemizde, yeniden yerleştirildikleri ülkede veya geri döndüklerinde ülkelerinde sosyal hayatın tüm alanlarında üçüncü kişilerin ara­cılığı olmadan bağımsız hareket edebilmelerini kolaylaştıracak bilgi ve beceriler kazandırmak amacıyla, kamu kurum ve kuruluşları, ye­rel yönetimler, sivil toplum kuruluşları, üniversiteler ile uluslararası kuruluşların öneri ve katkılarından da faydalanarak uyum faaliyetleri planlamakta ve yürütmektedir. Uyum politikaları planlanırken Geçici Koruma Statüsündekiler, Şartlı mülteci statüsündekiler veya diğer statüler olarak ayrım yapılmamaktadır, söz konusu uyum politikaları bütüncül olarak ve tüm yabancıların ihtiyaçları doğrultusunda planlanmakta ve uygulanmaktadır. Söz konusu faaliyetler saydamlık ilkesi gereğince Genel Müdürlüğümüz kurumsal web sitesinde düzenli olarak yayınlanmaktadır.
4) AB ile imzalanan mülteci anlaşması çerçevesinde AB’den ilk etapta gelecek olan 3 milyar Euro’nun hangi somut projelere harcanacağını denetleyecek olan Koordinasyon Komitesi’nde Türkiye adına hangi devlet kurumları ve hangi bürokratlar görev almaktadır? Projelerin saptanmasında ve yürütülmesinde bu devlet kurumları haricinde, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) gibi uluslararası kurumlar veya STK’larla hangi çerçevede nasıl bir işbirliği yapılacaktır? Her bir proje bazında yapılacak harcamalar ve alınacak sonuçlar, sivil kamuoyu denetimine açık olacak mıdır? Bu çerçevede bugüne kadar resmi olarak hangi projeler başlatılmıştır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
5) BMMYK’nın AB ile imzalanan mülteci anlaşmasını insan hakları ve uluslararası hukuka uygunsuzluk açısından eleştirmesi ve geri gönderme süreçlerinde aktif rol almayacağını açıklaması, AB anlaşmasının uygulanması sürecinde BMMYK’nın Türk makamlarıyla işbirliğini nasıl etkileyecektir?
Bu soruya yanıt verilmedi.
6) Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde TOKİ tarafından yapılacak yeni konutlara şu anda Türkiye’nin batı illerinde yaşayan Suriyeli sığınmacıların yerleştirileceğine dair basında yer alan iddialar doğru mudur? Eğer hükümetin böyle bir projesi varsa, bunun doğu ve güneydoğu bölgelerindeki mevcut nüfusun demografik yapısını değiştirmek amacıyla yapılmak istendiği doğru mudur?
Yanıt: 31.3.2016 Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde TOKİ tarafından yapılacak yeni konutlara Türkiye’nin batı illerinde yaşayan Suriyeli sığınmacıların yerleştirileceğine dair iddialar doğru değildir. TOKİ kendisine verilen mevzuat çerçevesinde konut ihtiyacı olan yerlerde konut üretmektedir. TOKİ’nin konutlarını ancak Türk vatandaşları satın alabilmektedir.
7) Türkiye'ye 29 Nisan 2011’den itibaren giriş yapmaya başlamış ve son beş yıldır "kayıtlı olarak" Türkiye’de ikamet eden Suriyeli sığınmacıların çok yakında 5901 sayılı Türk Vatandaşlığı Kanunu’na göre TC vatandaşlığı için başvurma hakları doğacaktır. Söz konusu sığınmacılara vatandaşlık verilmesi yönünde hükümetin herhangi bir kararı ya da hazırlık çalışması var mıdır?
Bu soruya yanıt verilmedi.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na sorulan sorular

 1) Geçici koruma altındaki Suriyelilere çalışma izni verilmesine dair 15 Ocak 2016’da yayımlanan yönetmeliğin ardından, bugüne kadar kaç Suriyeliye çalışma izni verilmiştir? İzin alan kişilerin yaşadıkları illere ve meslek gruplarına göre dağılımı nasıldır?
Yanıt: 13.04.2016: Geçici koruma kapsamında çalışma izni başvuruları Şubat 2016 tarihi itibarıyla kabul edilmeye başlanılmış olup istatistiki anlamda değerlendirilebilecek veri çalışmaları devam etmektedir.
2) Geçici koruma altındaki Suriyelilere çalışma izni verilmesinin yanısıra, mesleki niteliklerinin ve eğitim düzeylerinin bir veritabanına aktarılması, ardından Türkiye’nin sektörel ve bölgesel iş analizleri yapılarak, açık işyerlerinin ve yeni potansiyel alanların bu veritabanıyla karşılaştırılmasına dayanan kapsamlı bir istihdam planı yapılmış mıdır? Çoğunluğu Türkçe bilmeyen ve eğitim düzeyi Türkiye ortalamasının altına olan Suriyelilere iş bulmaları konusunda, İŞKUR veya başka bir kurum aracılığıyla herhangi bir mesleki danışmanlık ya da yönlendirme hizmeti sağlanmakta mıdır? Suriyelileri istihdam etmek isteyen Türk işverenlerin izin alma sürecinde izlemesi gereken prosedür nedir? Bu prosedür, 4817 sayılı kanunda belirtilen ve başka herhangi bir yabancıyı istihdam etmek için izlenmesi gereken standart prosedürden farklı mıdır?
Yanıt: 30.03.2016: BİMER başvurunuz incelenmiş olup, İŞKUR'u ilgilendiren boyutuyla ilgili Kurum mevzuatı çerçevesinde en az altı aylık geçici koruma süresini doldurmuş olan yabancıların İŞKUR’a kaydı alınmaktadır. Diğer sorularınız ilgili birimler tarafından değerlendirilecektir. Bilgilerinize sunulur.
 3) Söz konusu çalışma izni yönetmeliğiyle “ucuz işgücü” olma avantajını (!) kaybeden Suriyelilerin çalıştığı işyerlerini bundan sonra kayıt dışı çalıştırma, sigortasızlık, çocuk işçiliği gibi konularda daha sıkı denetlemek için bir idari hazırlık (örneğin özel denetçilerin, müfettişlerin atanması gibi) var mıdır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
4) Suriyelilerin Türkiye’ye giriş yapmaya başladığı 29 Nisan 2011’den çalışma izni yönetmeliğinin yayınlandığı 15 Ocak 2016’ya kadar olan beş yıllık dönemde, Suriyeli yetişkinleri veya çocukları kaçak olarak çalıştırması sebebiyle hakkında yasal işlem (cezai işlem) yapılan Türk işverenlerin sayısı kaçtır? Suriyelileri kaçak olarak çalıştıran bu işyerlerinin faaliyet alanlarına, bulundukları illere ve yıllara göre dağılımı nasıldır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
5) “Geçici koruma” statüsündeki Suriyeliler içerisinde 2011’den bugüne kadar Türkiye’de kendi sermayesiyle kendi işini kurmuş olan kaç Suriyeli vardır? İşveren statüsündeki bu Suriyelilerin kurdukları şirketlerin bulundukları illere ve faaliyet konularına göre dağılımı nasıldır? İstihdam ettikleri işçiler içerisinde Türk vatandaşlarının, Suriyelilerin ve diğer ülke vatandaşlarının oranı nedir?
Bu soruya yanıt verilmedi.
6) Suriyeliler haricinde, çoğunluğu Afganistan, Irak, İran ve Afrika ülkelerinden gelmiş olan ve şu anda Türkiye’de “şartlı mülteci” statüsünde bulunan yaklaşık 400 bin sığınmacının geçimlerini nasıl sağladıklarına ve ne tür işler yaptıklarına dair bakanlığınızda herhangi bir bilgi veya kayıt var mıdır?
Bu soruya yanıt verilmedi.

İçişleri Bakanlığı Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’ne sorulan sorular

1) 29 Kasım 2015’te AB ve Türkiye arasındaki mülteci akınının durdurulmasına yönelik Eylem Planı’nın imzalanmasından itibaren bugüne kadar, düzensiz sınır geçişi hazırlığındayken güvenlik güçleri tarafından yakalanıp gözaltına alınan mültecilerin sayısı kaç kişidir?
Bu soruya yanıt verilmedi.
2) Bu kişiler içerisinde halen gözaltında tutulanlar varsa, hangi kurumlarda tutulmaktadırlar? Gözaltına alınıp serbest bırakılanların bugünkü akıbeti (şu anda nerede yaşadıkları) hakkında kurumunuzda herhangi bir bilgi ya da kayıt var mıdır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
3) Gözaltına alınanlar içerisinde, kendi istekleri haricinde Suriye’ye zorla geri gönderilenler var mıdır? Mültecilerin savaş bölgelerine zorla geri gönderilmemesi (non-refoulment) prensibinin ihlal edilmesi durumunda, söz konusu kişilerin yasal haklarını arayacakları hukuki kanal ve imkânlar nelerdir?
Bu soruya yanıt verilmedi.
4) Kendi isteğiyle Suriye’ye geri dönmek istediğini belirten sığınmacılarla Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) tarafından ve Göç İdaresi Genel Müdürlüğü koordinasyonunda “gönüllü geri dönüş mülakatları” yapıldığı bilinmektedir. Bugüne kadar kaç kişiyle “geri dönüş mülakatı” yapılmıştır? Bu kişilerin ifade ettikleri “geri dönüş gerekçeleri” nelerdir?
Bu soruya yanıt verilmedi.

İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı’na sorulan sorular
      Türkiye’deki Suriyeli mültecilere yardım etmek amacıyla 2011’den bugüne kadar izin başvurusunda bulunmuş, ama başvurusu reddedilmiş olan ulusal ve uluslararası Sivil Toplum Kuruluşları (STK'lar)  hangileridir? Başvuruların reddedilme gerekçeleri nelerdir?
      Yanıt: 18.04.2016: Bilgi edinme başvurunuzda talep ettiğiniz Türkiye’de Suriyeli mültecilere yardım etmek amacıyla 2011’den bugüne kadar izin başvurusunda bulunmuş 95 Yabancı Sivil Toplum Kuruluşu bulunmaktadır. Bu kuruluşlardan 3’ünün başvurusu çeşitli sebeplerden dolayı reddedilmiştir.
      Nitekim 5253 sayılı Dernekler Kanununun 5 inci maddesinin ikinci fıkrası; “Yabancı dernekler, Dışişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle İçişleri Bakanlığının izniyle Türkiye’de faaliyette veya işbirliğinde bulunabilir, temsilcilik veya şube açabilir, dernek veya üst kuruluş kurabilir veya kurulmuş dernek veya üst kuruluşlara katılabilirler.” hükmünü amirdir. Türkiye’de Suriyeli mültecilere yardım etmek amacıyla faaliyette bulunmak isteyen Sivil Toplum Kuruluşları için herhangi bir başvurunun reddedilmesi söz konusu olmazken, bu konuda faaliyet göstermek isteyen Yabancı Sivil Toplum Kuruluşları için 5253 sayılı Dernekler Kanunun 5. Maddesinin ikinci fıkrasına göre Dışişleri Bakanlığının görüşü alınmak suretiyle İçişleri Bakanlığının iznine tabidir.
      Bilindiği üzere, 4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’nun “İstenecek bilgi veya belgenin niteliği” başlıklı 7 nci maddesinin ikinci fıkrası, “Kurum ve kuruluşlar, ayrı veya özel bir çalışma, araştırma, inceleme ya da analiz neticesinde oluşturulabilecek türden bir bilgi veya belge için yapılacak başvurulara olumsuz cevap verebilirler.” hükmünü amirdir.
      Bu doğrultuda, bilgi edinme başvurunuzda bahsi geçen 2860 sayılı Yardım Toplama Kanunu kapsamında yapılan başvurulara ilişkin hususlar ayrı veya özel bir çalışma gerektirdiğinden başvurunuz cevaplandırılamamıştır.

Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’na (AFAD) sorulan sorular
1) Suriyeli mültecilerin gelmeye başladığı 29 Nisan 2011 tarihinden bugüne kadar, AFAD denetimindeki Geçici Barınma Merkezleri (kamplar) dâhilinde yapılan harcamalar ve şehirlerde yaşayan Suriyeliler için harcanmak amacıyla AFAD tarafından valilik ve belediyelere aktarılan toplam meblağların yıllara ve illere göre dağılımı nasıldır?
      Yanıt: 06.04.2016: İstediğiniz bilgilere Başkanlığımız web sitesinde ulaşabilirsiniz. Web sitemizde yer alan bilgiler dışında paylaşım yapamıyoruz. Teşekkürler.
      BEDK İtiraz dilekçesi tarihi: 07.04.2016.   03.05.2016 İtirazım BEDK tarafından reddedildi
      2) Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (BMMYK) AFAD’a bağlı geçici barınma merkezlerinde (kamplarda) yürütmeye izinli olduğu faaliyet başlıkları nelerdir? 2011’den bugüne kadar, BMMYK’nın izin başvurusunda bulunduğu ama devlet tarafından reddedilen herhangi bir yardım ya da izleme / denetleme faaliyeti var mıdır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
      3) 18 Mart 2016’da AB ile imzalanan mülteci anlaşması kapsamında Türkiye’ye iade edilecek olan sığınmacı ve göçmenlerin barınması konusunda AFAD’ın rolü ve sorumluluğu ne olacaktır? Bu kişiler içerisinde, asıl menşei memleketine geri gönderilmeyip Türkiye’de yaşamasına izin verilecek olanlar, hangi AFAD kamplarına yerleştirilecektir?
Bu soruya yanıt verilmedi.
4) AFAD kamplarına her türlü sivil ziyaretçi girişinin “güvenlik tehdidi” gerekçesiyle yasak olduğuna dair basında çıkan haberler doğru mudur? Doğru ise, söz konusu kampların özellikle STK’lar ve gazetecilerin ziyaretine / incelemesine yasaklanmasının gerekçesi olan “güvenlik tehdidi” tam olarak nedir?
Bu soruya yanıt verilmedi.
      5) AFAD’ın 2011’den bugüne kadar Suriye ve Irak sınırları içerisinde kurduğu barınma merkezleri (sığınmacı kampları) hangileridir? Bu kamplarda kimler kalmaktadır? Önce Türkiye’ye giriş yaptığı halde, sonradan Suriye ve Irak’taki bu AFAD kamplarına gönderilen sığınmacılar var mıdır?
Bu soruya yanıt verilmedi.
      6) Dini inanç açısından Ezidi, Alevi ve Hristiyan olan Suriyeli ve Iraklı sığınmacılar için 2011’den bugüne kadar AFAD’ın Türkiye içerisinde ve dışında gerçekleştirdiği yardım faaliyetleri nelerdir?
Bu soruya yanıt verilmedi.

Milli Eğitim Bakanlığı’na sorulan sorular

1) MEB’e bağlı devlet okulları haricinde, Türkiye’deki Suriyeli çocuklara eğitim vermek amacıyla özel kişiler tarafından kurulmuş olan ve kamuoyunda “özel Suriye okulları” olarak bilinen özel eğitim kurumları kaç tanedir? Bu kurumların finansmanı kimler tarafından sağlanmaktadır? Faaliyet gösterdikleri illere ve mevcut öğrenci sayısına göre bu okulların dağılımı nasıldır? Bu özel okullardaki Arapça eğitim müfredatı, MEB tarafından denetlenmekte midir? Bu özel okullardan mezun olan çocuklar, Türkiye’de üniversite sınavına girebilmekte midir, yani diplomaları MEB ve ÖSYM tarafından kabul etmekte midir?
Yanıt: 18.04.2016. 1) Bakanlığımızın resmi ve özel devlet okullarının yanında sadece Suriyeli öğrencilere yönelik özel bir program ile eğitim öğretim faaliyeti sürdürdüğü, kamuoyunda Suriye okulları diye bilenen yerler aslında Bakanlığımızca geçici eğitim merkezi olarak tanımlanmaktadır.  Söz konusu merkezler ile ilgili detaylı istatistik bilgileri edinmek için Bakanlığımız Strateji Geliştirme Başkanlığı'na resmi olarak başvuru yapılması gerekmektedir. Bakanlığımıza ait her türlü istatistik bilgi Strateji Geliştirme Başkanlığı tarafından paylaşılmaktadır.
2) MEB’e bağlı devlet okullarına kayıt yaptırdığı halde, herhangi bir sebeple okuldan ayrılıp eğitimini yarım bırakan Suriyeli çocukların ayrılış gerekçeleri hakkında bakanlığınızda herhangi bir bilgi veya kayıt var mıdır?
Yanıt: 2) Yukarıda yer alan bilgi talebi için de Strateji Geliştirme Başkanlığı'na resmi olarak başvurulması gerekmektedir.
3) Suriyeli çocukların Türk sınıf arkadaşlarıyla uyumsuzluk problemi yaşamaması ve Türk öğrencilerin de Suriyeli çocuklara ayrımcı veya dışlayıcı biçimde yaklaşmamasını sağlamak amacıyla, her iki taraf için de özel bir rehberlik ve rehabilitasyon programı uygulanmakta mıdır?
Yanıt: 3) Bakanlığımız bu konu ile ilgili rehber öğretmenlerimize yönelik olarak hizmet içi eğitimler düzenlemektedir. Ayrıca Özel Eğitim ve Rehberlik Hizmetleri Genel Müdürlüğümüz bu alanda çalışmalar yürütmektedir. Önümüzdeki dönemde de Öğretmen Yetiştirme ve Geliştirme Genel Müdürlüğümüzün de öğretmenlerimize yönelik özel programlar geliştirmesi planlanmaktadır.
4) Türkiye’de daha fazla Suriyeli çocuğa eğitim imkânı sunmak amacıyla MEB ve UNICEF tarafından ortaklaşa planlanan ve hayata geçirilen somut projeler nelerdir? Bu kapsamda eylem planı hazırlanan projelerde, Türkiye’nin hangi illerinde hangi aşamaya gelinmiş durumdadır?
Yanıt: 4) *Yeni eğitim ortamları oluşturulması ve mevcut eğitim ortamlarının desteklenmesi,
*Türk ve Suriyeli öğretmenleri desteklemeye yönelik çalışmalar,
*İzleme, değerlendirme ve belgelendirme alanında yürütülen çalışmalar,
*Bakanlığımızın kurumsal kapasitesini geliştirmeye yönelik olarak yürütülen çalışmalarda UNICEF Türkiye ile işbirliği içerisinde çalışmalar yürütülmektedir. Eylem planları dinamik olarak hazırlanmakta ve revize edilmektedir. Söz konusu çalışmalar komuoyu ile paylaşılmamakta, Bakanlığımız ve ilgili kurum ve kuruluşların çalışmalarına rehberlik etmektedir.
5) MEB ile Uluslararası Mavi Hilal Vakfı arasında yapılan bir işbirliği anlaşması kapsamında, MEB’in Kilis’te 7, Antep’te 8 okulu Mavi Hilal’e devrettiği doğru mudur? Eğer doğru ise, bu okullardaki eğitim öğretim uygulamaları ve okulların finansal işleyişi (gelir-gider durumu), MEB tarafından denetlenmekte midir? Buna benzer biçimde, Suriyeli çocuklara eğitim verilmesi amacıyla MEB’e bağlı devlet okullarının tüm faaliyetlerinin ulusal veya uluslararası STK’lara devredilmesinin başka örnekleri var mıdır?
Yanıt: 5) Bu bilgi doğru değildir. Bakanlığımız tarafından oluşturulan geçici eğitim merkezlerinin ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Mavi Hilal ve birçok benzer sivil toplum kuruluşu ile Valiliklerimizin onayı ile işbirliği anlaşmaları imzalanmaktadır. Bu kapsamda Gaziantep ilinde Mavi Hilal tarafından desteklenen geçici eğitim merkezi bulunmamaktadır. Kilis'te ise yukarıda açıklanan prensipler doğrultusunda ortak çalışmalar yürütülmektedir. Benzer şekilde geçici eğitim merkezleri bulunan illerimizde Valiliklerimizin onayı ile onlarca ulusal ve uluslararası sivil toplum kuruluşu yürütülen faaliyetlere destek olabilmektedir.
6) Türkiye’de çalışma izni hakkı tanınan Suriyeli yetişkinlere devlet tarafından Türkçe öğretilmesi yönünde Milli Eğitim Bakanlığı’nın herhangi bir hazırlığı var mıdır? Yetişkin Suriyelilerin hem iş hayatına hem de topluma daha kolay uyum sağlamalarına yardımcı olmak amacıyla, MEB ve Çalışma Bakanlığı tarafından ortak yürütülen bir dil eğitimi ve sosyal uyum projesi var mıdır?
Yanıt: 6) Bakanlığımız, halk eğitimi merkezleri üzerinden her yaştaki Suriyeliye "Yabancılar Türkçe Öğretimi" kursları açmaktadır. Bu kurslara bugüne kadar on binlerce Suriyeli katılmıştır. Ayrıca İŞKUR Genel Müdürlüğünün Bakanlığımız ile işbirliği içerisinde yürüttüğü mesleki eğitim kurslarına da mevcut ihtiyaçtan dolayı Türkçe öğretimi programları eklenmektedir.




25 Nisan 2016 Pazartesi

Alman medya tarihinde “Yalancı Basın” kavramı: “Lügenpresse”


Almanca’da “lügen” yalan söylemek anlamına geliyor. “Lügenpresse” ya da “Yalancı Basın” ise, yakın tarihteki tüm çatışmalı dönemler boyunca Alman medyasında farklı gruplar tarafından ama hep aynı amaç için kullanılagelmiş popüler bir kavram. 

Almanya’da basın özgürlüğüne ve eleştirel görüşlerin dile getirilmesine tahammül edemeyen çevreler, kendi pozisyonlarını güçlendirmek için çatışma ortamını körüklemeye ihtiyaç duyduklarında genellikle başvurdukları ilk yol, karşı cephedekileri yalancılıkla suçlamak oldu. Bir medya kurumunu itibarsızlaştırmak ya da açıkça iftira atıp karalamak isteyen hemen her gazeteci ya da siyasetçi, hedefindekileri bu sıfatla itham edegeldi.

“Yalancı Basın” kavramını ilk kullanan grup, 1848 burjuva devrimlerinin Almanya’da estirdiği özgürlük dalgasıyla yayın hayatına başlayan liberal demokrat gazeteleri hedef tahtasına yerleştiren muhafazakâr Katolikler oldu. Ardından, 1. Dünya Savaşı döneminde Alman hükümeti ve milliyetçi Alman medyası, düşman ülkelerdeki tüm gazeteleri yine bu isimle andı. Nazi döneminin propaganda sorumluları da Yahudilerin, komünistlerin, sosyal demokratların ve tüm savaş karşıtlarının yayın organlarını itibarsızlaştırmak için bu deyimi kullandı. Bu kavramın Nazi propagandası içerisinde kullanımı o kadar yaygınlaştı ki, 1938 yılında okullarda “Almanya ve Avrupa’nın Yalancı Basını” konusu, çocuklara kompozisyon ödevi olarak veriliyordu.

İlginçtir, 2. Dünya Savaşı’ndan sonra solcular da “Lügenpresse” kavramını kullanmaya başladılar. Örneğin, 1945’te yayın hayatına başlayan sol eğilimli Frankfurter Rundschau gazetesi kendi çizgisini tarif ederken, “muhafazakâr yalancı basının tam karşı cephesindeyiz” ifadesini kullandı.

1968 öğrenci olayları sırasında solcular, muhafazakâr çizgideki Axel Springer grubuna ait yayın organlarını “yalancı basın” olarak adlandırdılar. Doğu Almanya hükümeti ise, Soğuk Savaş boyunca Batı Almanya’daki tüm medya kurumlarını “kapitalist yalancı basın “diye adlandırdı.

İki binli yıllarda ise kavram tekrar ilk sahiplerine geri döndü; özellikle yabancı düşmanlığı ve İslamofobi politikası güden aşırı sağcı ve sağ popülist çevreler bu ithamı sahiplenip kullanır oldular. Başta Pegida hareketi ve AfD (Almanya için Alternatif) partisi gibi aşırı sağcı popülist gruplar, toplantılarını izlemek için gelen ana akım medya gazetecilerine saldırırken “Yalancı basın, kapa çeneni! / Lügenpresse halt die Fresse!” diye sloganlar attılar.
Neredeyse kendilerinden başka herkesi yalancılıkla suçlayan Pegida üyeleri, pişkinlikte bir adım daha ileri gidip kendi komplo teorilerine kanıt üretmek için, hiç hazzetmedikleri Der Spiegel dergisinin çeşitli haberlerini Photoshop’la değiştirip bambaşka başlıklar ekleyerek sosyal medyada dolaşıma sokmaktan da çekinmediler.

Kısacası, “Yalancı Basın” tartışması bugün de Alman medya gündeminde belirleyici bir rol oynamaya devam ediyor…





11 Nisan 2016 Pazartesi

1962’de Spiegel editörünün tutuklanması ve kamuoyu tepkisi


Türkiye’de bugün Can Dündar ve Erdem Gül’ün başına gelen “devlet sırrını ifşa etme” suçlamasının çok benzeri, bundan 54 yıl önce Alman Der Spiegel dergisinin kurucu editörü Rudolf Augstein’ın da başına gelmişti. Gazeteci Augstein ile savunma bakanı Franz Josef Strauss arasında karşılıklı suçlamalarla gelişen olay, aslında Alman demokrasinin dönüm noktalarından biri olarak medya tarihinde yerini alacaktı.

Olayın başlangıç noktası, 1961 yılında Augstein’ın savunma bakanını rüşvet almakla ve askeri tesis ihalelerinde yolsuzluk yapmakla suçlamasıydı. Bu iddia üzerine Alman hükümeti bir meclis araştırması başlatır, fakat Strauss aleyhine herhangi bir kanıta ulaşılamaz. Bir yıl sonra Spiegel’de çıkan bir makale, o günlerde yapılan bir NATO tatbikatını haber yapar ve bir NATO komutanını kaynak göstererek, Alman ordusunun savunma gücünün yetersiz olduğunu iddia eder. Savunma Bakanlığı, haberdeki bazı bilgilerin “devlet sırrı” olduğunu söyleyince, 26 Ekim 1962’de Spiegel’in ofisine ve gazetecilerin evlerine polis baskınları düzenlenir. Makalenin yazarı Conrad Ahlers ise tatil yaptığı İspanya’da otel odasını basan polisler tarafından gözaltına alınır. Derginin Hamburg ofisinde, Augstein ve derginin diğer yöneticileri apar topar tutuklanır, yazı işleri ofisi dört hafta boyunca polis işgalinde kalır, binlerce belgeye el konur.

Savunma bakanı Strauss mecliste yaptığı bir konuşmada, gazetecilerin tutuklanmasında parmağı olduğunu önce inkâr eder. Başbakan Konrad Adenauer de bakanını destekler ve olayın “büyük bir vatana ihanet vakası” olduğunu söyler.

Fakat beklenmedik bir gelişme olur ve gazetecilerin tutuklanması Almanya tarihinde ilk defa ülke genelinde büyük protestolara ve sokak gösterilerine yol açar. Oluşan kamuoyu baskısı sonucunda Strauss, gazetecilerin gözaltına alınması için bizzat talimat verdiğini itiraf etmek zorunda kalır. Strauss’un mecliste yalan söylediği ortaya çıkınca, koalisyon hükümetindeki beş bakan istifa ederek Başbakan Konrad Adenauer’i Strauss’u görevden almaya zorlar. Siyaseten sağ çizgide olan medya kurumları bile Spiegel’le dayanışma kampanyası başlatarak, hükümeti hukukun dışına çıktığı için eleştirir.

Hem kendi hükümetinden hem de kamuoyundan gelen baskı sonucunda, “devletin imkânlarını kullanarak eleştirel basına baskı uygulama” suçlamasıyla karşı karşıya kaldığını gören Adenauer, önce polisleri dergi ofisinden çeker, sonra da Strauss’u görevden alır. Augstein ise 103 gün tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılır. Nihayet dava Alman Anayasa Mahkemesi’ne taşınır ve yüksek mahkeme Almanya’da bundan sonraki basın özgürlüğünün temellerini oluşturacak nitelikte tarihsel bir karar verir: Gazetecilerin kişisel özgürlüklerinin ihlal edildiğinin altını çizerek, aleyhlerindeki davanın düşürülmesine hükmeder. 

Medya tarihine “Spiegel vakası” olarak geçen bu olayın asıl önemi, ülke genelinde yol açtığı büyük sokak gösterileri, protestolar ve kamuoyu baskısı sayesinde, savaş sonrasındaki Alman siyasi kültürünü köklü biçimde değiştirmesinde yatar. Bu olay Almanya’da otoriter devlete itaat kültürünün sona ermesi ve modern anlamda demokrasiye geçişin dönüm noktası kabul edilir.


5 Nisan 2016 Salı

Yunanistan’ın yeni iltica yasasının getirdiği değişiklikler




AB-Türkiye mülteci anlaşmasının uygulanmasına “hukuki zemin” oluşturmak amacıyla Yunan parlamentosunda 1 Nisan 2016 akşamı kabul edilen yeni yasa, Yunan adalarındaki göçmenler içerisinde kimlere hangi çerçevede “uluslararası koruma” statüsünün verilebileceğini düzenliyor.

Eğer bir göçmen Yunanistan’da iltica başvurusu yaparsa:
Yasasının yürürlüğe girdiği 3 Nisan’dan itibaren yapılan tüm yeni başvurular, 7 gün içerisinde incelenip değerlendirilecek.
İstisnai durumlarda, iltica başvurusunun ilk kayıt işlemi, polisler veya askerler tarafından yapılabilir.

Bir başvuru olumsuz bulunup reddedildiğinde, eğer göçmen bu sonuca itiraz ederse, yeni oluşturulacak Temyiz Komiteleri 7 gün içerisinde itirazı değerlendirecek ve nihai kararı verecek.

Temyiz değerlendirmesi, başvuru sahibi göçmenin hazır bulunmasına gerek olmadan, sadece dosya üzerinden yapılacak. Başvuru sahibinin mülakata çağrılıp çağrılmayacağına Temyiz Kurulu karar verecek. Buna rağmen, temyiz değerlendirmesinin başlamasından iki gün önce, başvuru sahibinin mülakata çağrılmayı talep etme hakkı saklıdır.

Bir yetişkinin refakatinde olmayan çocuklar ve durumu özel hassasiyet taşıyan başvuru sahipleri (örneğin işkence, tecavüz veya diğer ciddi psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet kurbanları, deniz kazası gibi travmatik olaylardan kurtulmuş kişiler), bu yasada belirtilen “hızlandırılmış değerlendirme” sürecinin dışında tutulacaktır.

Bu yasanın yürürlüğe girmesinden 5 yıl öncesi ve 15 yıl öncesi arasında kalan dönemde iltica başvurusu yaptığı halde, durumu hala nihai karara bağlanmamış olan başvuru sahiplerine insani gerekçelerle 2 yıllık oturma izni verilecektir.

Şu anda Yunan adalarında “hotspot” denilen gözaltı merkezlerinde bulunan göçmenler:
Kimlik belirleme işleminizin yapılması amacıyla, hotspot’un idarecisi veya komutanının kararıyla, üç gün boyunca bu merkezde tutulabilirsiniz.

Eğer kimlik belirleme işleminiz üç günde tamamlanmazsa, gözaltı süreniz 25 güne kadar uzatılabilir.
Hotspot’un bulunduğu bölgedeki bir idare mahkemesine başvurarak, gözaltı sürenizin uzatılmasına itiraz etme hakkınız saklıdır.

Yunan adalarına yeni ulaşmış bir sığınmacı gözaltına alınabilir (pratikte, adaya yeni ayak basan her “düzensiz göçmen” istisnasız hemen gözaltına alınıyor – M.C.).
İltica başvurusu yapmış bir sığınmacının gözaltına tutulmaya devam etmesi, ancak aşağıda belirtilen istisnai durumlarda, her bir başvurusu sahibinin durumu bireysel olarak incelendikten sonra ve ancak başka alternatif bir önlem alınamadığında mümkün olabilecektir.

İstisnai durumlar: Kimliğinizin ya da menşei ülkenizin belirlenmesinde sıkıntı yaşanırsa, gözaltına tutulmaya devam edebilirsiniz. Yetkililer sizin Türkiye’ye ya da asıl memleketinize geri gönderilmeden önce kaçma riskiniz olduğunu düşünürse; sadece geri gönderilme kararını engellemek amacıyla iltica başvurusu yaptığınıza dair makul şüphe varsa; veya ulusal güvenlik için bir tehdit oluşturduğunuz düşünülüyorsa, iltica başvurusu yapsanız bile gözaltında tutulmaya devam edebilirsiniz.
Sığınmacılar 45 güne kadar gözaltında tutulabilir, ama bu süre ilave bir 45 gün daha uzatılabilir.
Gözaltına alınan sığınmacıların idare mahkemesine başvurarak, gözaltı kararına itiraz etme hakkı vardır (pratikte hiçbir anlamı olmayan bir hak bu – M.C.).

Yeni yasayla kurulması öngörülen Sosyal Entegrasyon Hizmet Birimi isimli yeni bir devlet kurumu da, iltica başvurusu kabul edilen sığınmacılara yardımcı olmak, ikincil koruma statüsündekilerin ve insani sebeplerle oturma izni verilenlerin de çalışma izni hakkından yararlanmasını koordine etmek gibi işlerle bakacak.


Yunanistan'daki Durum Hakkında Ek Bilgiler:
5 Nisan 2016 itibariyle Yunanistan’da sıkışıp kalmış (diğer Avrupa ülkelerine gitmek istediği halde gidemeyen) toplam 52.352 sığınmacı ve göçmen bulunuyor. Bunların 3.149’u Midilli adasında, 1.776’sı da Sakız adasında, 4.761’i Atina’da Pire limanındaki çadırlar ve limanın yolcu bekleme salonlarında ve 11.280’i Makedonya sınırındaki İdomeni kampında bulunuyor.
Geriye kalan yaklaşık 30 bin kişi ise, Atina’da şehir merkezinin biraz dışındaki üç resmi kampta (Eleonas, Elliniko ve Schisto kampları) ve ülkelerin çeşitli yerlerine dağılmış halde yaşıyor.


(Kuşkusuz, Atina şehir merkezindeki Victoria ve Omonia semtlerindeki ucuz otel ve pansiyonlarda da çok sayıda “düzensiz göçmen” kalıyor. Özellikle bugün Atina’daki Victoria semtinin durumunu İzmir’in Basmane semtindeki duruma benzetmek mümkün. – M.C.)


                                                                                                                                   

30 Ocak 2016 Cumartesi

“Ankara AB’den istediği parayı 3 milyardan 5 milyara yükseltti” iddiası



Alman Die Welt gazetesinin AB diplomatlarından edindiği duyumlara göre, mülteci krizi konusunda AB ile yürütülen son görüşmeler sırasında Türkiye AB’den istediği parayı 3 milyar Euro’dan 5 milyar Euro’ya yükseltti.

Görüşmelerde ortaya çıkan başka bir zorluk da, gelecek paranın nereye ve nasıl harcanacağı konusunda Türkiye’nin şu ana kadar öngörülenden daha fazla belirleyici olmak istemesi.
AB’li diplomatların aktardığına göre, Türk hükümetinin kabul etmekte zorlandığı bir nokta var: “Bu para tek seferde değil zamana yayılmış biçimde ve projeler bazında ödenecek. Paranın nereye ne kadar harcanacağının şeffaf biçimde projelendirilmesi ve belgelenmesi gerekiyor.”

AB’nin Türkiye’den beklentisi, örneğin mülteci çocuklara okul yapılması gibi, somut projeler hazırlanması. Brüksel harcamaları sıkı biçimde kontrol etmek ve örneğin paranın büyük kısmının Türkiye’deki inşaat sektörünün karanlık dehlizlerinde kaybolup gitmesini önlemek istiyor.


Haberin Almanca orijinali burada.

18 Aralık 2015 Cuma

Son iki yıla bir bakış


Medyascope.tv: İki çeviri, bir araştırma-derleme yazısı (2015)
IŞİD’in petrol ticareti,
Bağdadi portresi,
AB ile mülteci anlaşması,

P24 – Friedrich Ebert Vakfı Bursu: Geçmişle yüzleşmekte gazetecilerin sorumluluğu (2015)

DağMedya.net: Veri gazeteciliği işleri (2014-15)
Laki Vingas röportajı (Gayrimüslimlerin eşit vatandaşlık mücadelesi),
Rum Ortodoks Vakıfları haritası,
Suriyeli mültecilerin yaşam koşulları (araştırma-derleme, harita)
Mültecilere yardım eden STK’lar (Ağ Haritası / Network Graph)
Geçmişle yüzleşmekte gazetecilerin sorumluluğu ve Almanya’dan öğrenebileceklerimiz.

Jiyan.org: Önceden Dağ Medya’da yayınlanmış iki işin tekrarı (2015)

Diğer yazılar:
Halk yararına araştırmacı gazetecilik”: Almanya’dan CORRECT!V örneği ve gazetecilikte alternatif gelir modelleri
Gönüllü Unutkanlıktan Yüzleşmeye: Almanya Yahudi Soykırımı Geçmişiyle Nasıl Yüzleşti?




15 Kasım 2015 Pazar

Der Spiegel belgeseli: İhvan'ın tarihi


Die Muslimbruderschaft (Doku)

Die Muslimbruderschaft (Doku)Die Dokumentation zeigt den Aufstieg der ägyptischen Muslimbruderschaft zu einer international agierenden Organisation.Beeinflusst durch salafistische Strömungen und den Nazis aus Deutschland, entwickelt sich die MB zu einem prägenden Bestandteil der arabischen Welt und Exporteur des Islamismus. Aus ihr gehen führende Köpfe der Terrororganisation Al-Qaida hervor, sie zieht während der iranischen Kulturrevolution `79 im Hintergrund die Fäden und wird zur Mutterorganisation der Hamas.Faschismus, Antisemitismus, Homophobie und Scharia prägen bis heute das Gesicht der ältesten und wichtigsten islamistischen Organisation.Auch in Deutschland ist die Muslimbruderschaft aktiv. Getarnt durch die IGD (Islamische Gemeinschaft in Deutschland e.V.), sitzt sie im Zentralrat der Muslime (ZMD) und ist somit Kooperationspartner der deutschen Bundesregierung. Siehe auch hier: https://www.facebook.com/AntiTodenhoefer/photos/pb.1012593542084071.-2207520000.1446387519./1080611111948980/?type=3&theater

Posted by Anti Jürgen Todenhöfer on Saturday, October 31, 2015

13 Kasım 2015 Cuma

Flüchtlingshilfe in der Türkei



Lieber NGO als Staat    Der Mangel an Staatshilfe für syrische Flüchtlinge in der Türkei wird von internationalen und lokalen NGOs ausgeglichen
Ein Blog-Beitrag von Freitag-Community-Mitglied Melih Cilga
„Niemand kann uns davon abhalten, nach Europa zu fliehen“ sagte ein 28-jähriger Syrier, als er in der türkischen Stadt Bodrum von seinem Schleuser auf ein Zeichen zur Abfahrt wartete. Nachdem er vor dem syrischen Bürgerkrieg geflohen ist, hatte er zwei Jahre in der Türkei verbracht. Obwohl er in Syrien in einer medizinischen Hochschule Rettungsassistenz studierte, musste er in Istanbul als ein unqualifizierter Bauhilfsarbeiter auf verschiedenen Baustellen schwarzarbeiten, wo er nur die Hälfte des gängigen Tageslohns erhält. Und es war nicht garantiert, dass er am Ende des Tages seinen Lohn bekommen würde. Mittlerweile sagt er, dass einige Türken sehr gastfreundlich und hilfsbereit waren. Doch wenn es darum geht, Löhne zu zahlen, ändere sich die Haltung der Türken sofort, sagte er.
Obwohl die Türkei mehr als zwei Millionen Syrier unter einem „temporären Schutzsystem“ beherbergt, versagt sie aber bei ihrer Integration und bietet ihnen keine Perspektive im Land ein menschenwürdiges Leben zu führen. Sie haben grundsätzlich keinen Anspruch auf Asyl oder auf einen regulären Flüchtlingsstatus, und dürfen sie nicht legal arbeiten. Sie erleiden ein verzweifeltes Leben als Bettler oder Straßenhändler, oder müssen sie in den Schwarzarbeiten schwer ausgebeutet werden. Sie wohnen in verrotteten Kellergeschosse und Baracken in der Elendsviertel der mehr als 50 verschiedenen türkischen Städten, oder in verlassenen und leerstehenden Häusern, die späterhin bei einem Gentrifizierungsprozess abgerissen oder renoviert werden sollten.
 Türkei ist kein sicheres Land für Flüchtlinge
Der heutzutage berühmte Entwurf des Abkommens zwischen der EU und der Türkei, das darauf zielt, den Zustrom der syrischen und anderen Flüchtlinge zu stoppen und sie in der Türkei zu halten, erklärt nicht genug, wie die Flüchtlinge in der Türkei ein sinnvolles und menschenwürdiges Leben führen würden. Es sieht so aus, weder die EU noch die Türkei kümmert sich darum, dass die auf Hilfe angewiesene Syrier in urbanen Gebieten der Türkei derzeit mit einer tiefen Verzweiflung und Armut weiterleben müssen. Nur eine Handvoll Experten und Meinungsführer sprechen über soziale Diskriminierung, Vernachlässigung und Gewalt gegen Flüchtlinge und über ihre Hoffnung auf mehr Akzeptanz in der türkischen Gesellschaft. Der Staat besorgt den Flüchtlingen keinen Weg in der türkischen Gesellschaft zu integrieren.
Da die Menschenrechte und die Rechtsstaatlichkeit in der Türkei traditionell gefährdet sind, ist die Türkei weit davon entfernt, ein sicheres Land für Flüchtlinge zu sein. Dass rund 10.000 Flüchtlinge täglich aus der türkischen Westküste nach griechischen Inseln fliehen, zeigt offensichtlich, dass die Türkei ihnen keine Hoffnung für ein menschenwürdiges Leben anbieten kann. Die verschärfte Grenzkontrolle an der türkischen Westküste, wie erwähnt im Entwurf des Abkommens, kann vielleicht den Zustrom ein bisschen schrumpfen, aber niemals völlig verhindern. Keine Sicherheitsmaßnahmen können diese zielstrebigen Leute andauernd stoppen.
 Transparenz in der Verteilung der Hilfen
Meistens klagen die türkische Behörden und die Anhänger der Flüchtlingspolitik vom türkischen Staat an, dass alle Aufwände von mehr als zwei Millionen beherbergten Syriern nur von der Türkei übernommen werden, und europäische Länder damit nicht genug geholfen haben.
Eigentlich ist die Türkei nicht in der Lage, über den Mangel an internationale Mithilfe zu klagen. Seit dem Anfang der Flüchtlingskrise in Mai 2011 hat die Türkei viele internationale Mithilfevorschläge absichtlich ausgeschlossen und nützliche Zusammenarbeitsmöglichkeiten abgelehnt.
Bis heute hieß der Ansatz der Türkei „Gib mir die Hilfe, ich werde sie verteilen, aber ohne sie nachprüfbar zu belegen“. Internationale NGOs und europäische Behörden wollen jedoch einen mehr transparenten und prüffähigen Prozess, wo sie die Verteilung und die Lieferung der Hilfen aktiv kontrollieren und dafür verantwortlich sein würden.

31 Ekim 2015 Cumartesi

“Halk yararına araştırmacı gazetecilik”: Almanya’dan CORRECT!V örneği


Temmuz 2014’te Almanya’da faaliyete geçen CORRECT!V, kar amacı gütmeden “halk yararına araştırmacı gazetecilik” hizmeti vermeyi amaçlayan bir kurum. Almanca konuşulan ülkeler çerçevesinde, böyle bir gazetecilik hedefiyle yola çıkan ilk sivil toplum platformu. Essen’deki merkezlerinin yanı sıra bir de Berlin’de ofisleri var.
Kendilerini ve yaptıkları işi tanımlarken web sitelerinde şöyle bir saptamaya yer vermişler: Medya, sermaye ve siyasi iktidar arasındaki karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı geleneksel iş modelleri yüzünden, sokaktaki vatandaşın doğru ve objektif bilgiye erişme olanakları hızla daralıyor. Haliyle medyanın, ülkeyi ve gündemi yönetenler üzerindeki denetleme rolünü yerine getirmesi de giderek zorlaşıyor.
Araştırdıkları konular
Tam da bu noktada “bağımsız gazetecilik” prensibiyle yola çıkan CORRECT!Vekibi, “halk yararına araştırmacı gazetecilik” faaliyetinin ülkedeki tüm medya kurumları için erişilebilir ve sürdürülebilir olmasını sağlamak istiyor. İktidarın ve güç ilişkilerinin kötüye kullanıldığı her türlü yolsuzluk vakasını araştırıp açığa çıkararak, demokrasinin güçlenmesine ve daha şeffaf bir topluma ulaşma hedefine katkıda bulunmak istiyorlar.
Ücretsiz, bağımsız ve kaliteli içerik
Kar amacı gütmeyen CORRECT!V, herhangi bir satış ya da reklam gelirine dayanmıyor. Kendi sitelerindeki haberleri okumak tamamen ücretsiz ve üyelik gerekmiyor. Haliyle, yaptıkları işin ne kadar başarılı olduğunu ölçmek için kullandıkları ölçüt de okunma veya tıklanma sayısı değil. Önemsedikleri tek başarı ölçütü, toplumsal problemler konusunda ufuk açıcı tartışmalar başlatabilen içerikler üretebilmek. Araştırma yaparak ulaştıkları bilgileri herkesle paylaşarak, toplumun demokratik standartlarını daha ileriye taşıyacak değişimlerin tetikleyicisi olmak istiyorlar.
Matbaa ya da dağıtım gibi bir maliyet kalemi olmadığı için, tüm imkânlarıyla “kaliteli içerik” üzerine odaklanabiliyorlar. Bütçelerinin büyük bölümü, birçok medya kurumunun artık kaynak ayırmadığı kapsamlı araştırmacı gazetecilik projelerine gidiyor.
Tabii tüm bunları yapabilmek için de, çalıştığı konunun derinliklerine dalabilecek, gerekiyorsa yıllarca bir konuyu takip edip düzenli olarak haber yapabilecek araştırmacı gazetecilere ve bu tür haberlere ilgi gösteren, bilgi edinmek isteyen vatandaşlara ihtiyaç var.
Finansman kaynağı ve gelir modeli
CORRECT!V platformunun temel avantajı, hem siyasi hem de ekonomik açıdan bağımsız olmaları. Hiçbir siyasi partiye ya da iş dünyasındaki bir şirkete angaje değiller. Kuruluş ve başlangıç aşamasındaki finansman kaynağı, Almanya’nın Essen şehrindeki Brost Vakfı tarafından sağlanmış. Bu vakıf, Alman gazetecilik tarihinde saygın bir yere sahip olan Erich Brost’un (1903–1995) ismini taşıyor. Erich Brost, gençlik yıllarında Alman Sosyal Demokrat Partisi’nde (SPD) siyaset yaptıktan sonra, Nazilerden kaçarak İngiltere’ye sürgüne gitmiş, savaştan hemen sonra da Almanya’ya dönüp “Westdeutsche Allgemeine Zeitung” (WAZ) gazetesini kurmuş bir isim.
Bu noktada CORRECT!V ekibi, Brost Vakfı ile yaptıkları sözleşme gereği ilk üç yıl boyunca vakıftan maddi destek alacak olmalarının kendi bağımsızlıklarını etkilemediğini söylüyor. CORRECT!V, hangi konularda araştırma yapacağına ya kendi başına karar veriyor ya da okur anketi yaparak belirliyor.
Güncel anlamda tek düzenli gelir kaynakları, okurların gönüllü olarak yaptığı bağışlar ve yine isteğe bağlı olarak alınan üyelik ücretleri. Minimum yıllık 5 Euro’dan başlayarak yükselen çeşitli üyelik seçenekleri mevcut. Sitedeki içeriği okumak için üyelik gerekmiyor. Ama dayanışma amacıyla gönüllü olarak katkı payı ödeyen üyeler, CORRECT!V ekibi tarafından yayımlanan kitapları ücretsiz olarak edinmek ve düzenlenen toplantı ve etkinliklere davet edilmek gibi avantajlar elde ediyor. Üyelerden gelecek maddi destek bağlamında, ortalama olarak ayda 10 Euro ödeyen 30.000 civarında üyeye sahip olabilmeyi hedefliyorlar. Şeffaflık prensibi gereği, 1.000 Euro’nun üzerindeki tüm bağışlar web sitesinde açıkça duyuruluyor.
Ek bir gelir kaynağı olarak da, bazı araştırma raporlarını kitapçık formatında basıp web sitesindeki online mağazada satışa sunuyorlar.
Veri gazeteciliği ve mesleki eğitimin önemi
CORRECT!V’in kadrosu hem geleneksel kanallarda çalışmış araştırmacı gazetecilerden hem de yeni medya yayıncılığı, veri gazeteciliği ve yazılım geliştirme konularında deneyimli uzmanlardan oluşuyor. En yeni teknolojik olanakları kullanarak, araştırmacı gazeteciliği ve interaktif haber sunumunu dijital çağın gerektirdiği biçimde yapmaya çalışıyorlar.
Dikkat çekici bir diğer özellikleri, mesleki eğitimler vermeyi faaliyetlerinin merkezine koymuş olmaları. Hem gazetecilere hem de sokaktaki vatandaşa yönelik kapsamlı eğitim programları düzenliyorlar. Bilgiye erişim hakkı ve bilgiyi paylaşma olanaklarının daha etkin biçimde kullanılmasını sağlayarak, herkesin toplumsal hayata demokratik katılım seviyesini artırmayı amaçlıyorlar.
Diğer medya kurumlarıyla işbirliği
Birçok medya kurumuyla işbirliği halinde olan CORRECT!V, yaptığı araştırmaları ve haberleri irili ufaklı çeşitli gazete ve dergilerle, radyolarla ve TV kanallarıyla paylaşıyor. Eğer herhangi bir başka medya kurumuCORRECT!V’e bir araştırma siparişi verirse, tabii ki tamamlanan rapor öncelikle sadece o kurumun kanalında yayımlanıyor. Ama birkaç gün sonra raporun tüm içeriği CORRECT!V’in kendi sitesinde de herkesin erişimine açık olarak paylaşılıyor. Bunu yaparken, küçük bütçeli ve dar olanaklı yerel gazetelere ücretsiz içerik desteği sunmaya da özellikle çaba gösteriyorlar. Sergiledikleri bu dayanışma ruhunun, gazetecilik mesleğinin geleceğini kurtarmakta önemli bir rol oynayacağına inanıyorlar.
Kitlesel fonlama yöntemi
CORRECT!V, serbest çalışan (freelance) gazetecilerle de proje bazlı işbirliği yaparak, onların araştırma projelerine finansman kaynağı yaratabilmek için “kitlesel fonlama / crowdfunding” yöntemini kullanıyor. Hem içerik hem de maddi açıdan gerçekleştirilebilir bulunan projeler için bir “kitlesel fonlama” kampanyası başlatıyorlar. Eğer söz konusu proje öngörülen sürede yeterli fonu toplayamazsa, CORRECT!V yine o gazeteciyi yalnız bırakmıyor ve kendi imkanlarını kullanarak projeyi finanse ediyor.
Başarılı işlerden birkaç örnek
Generation E”: Yeni bir iş bulmak ve yeni bir hayata başlamak için Güney Avrupa ülkelerinden Almanya’ya göç eden AB vatandaşı gençlerin öyküleri.
Weisse Wölfe”: Almanya’daki aşırı sağcı yasadışı örgütlenmelere farklı bir bakış açısı. Çizgiroman formatında bir röportaj.


30 Ekim 2015 Cuma

Laki Vingas röportajı - 25 Nisan 2015

“Devlet üç dört bin Rum Yunanlının buraya gelmesini sağlamalı”



Punto24 Bağımsız Gazetecilik Platformu (P24) ve Friedrich Ebert Stiftung (FES) tarafından geliştirilen “Geçmişle Yüzleşmek, İleriye Bakmak” programı kapsamında, Laki Vingas’la bir söyleşi yaptık.
Laki Vingas, Türkiye’deki Rum toplumunun “eşit vatandaşlık” talepleri, geçmişle yüzleşmek ve Rumların kendi geleceğini yeniden kurması konularındaki çalışmalarını anlattı.
Melih Cılga — Twitter: @melihcilga
Rumların “eşit vatandaşlık” talepleri ve geçmişteki hak ihlallerinin telafi edilmesine yönelik çabalarının bugün ana akım medyada yeterince ve hakkaniyetli biçimde yer bulamamasının sebepleri neler olabilir sizce?
Bence “eşit vatandaşlık” kavramının algılanışı yalnızca Rumlarla alakalı bir sıkıntı değil, Türkiye’nin genelinde de “eşit vatandaşlık” algısında bir sıkıntı var. Eşit vatandaşlık algısı bir kültür meselesidir ve burada eğitimden kaynaklanan bir kültür sıkıntısı var. Eşit vatandaşlık algısını yalnız dominant olmaya, yalnız güçlü olmaya bağlıyoruz. Hayır, öyle bir şey yok.
Sizce bu algının ta Osmanlı geleneğinden gelen “hâkim millet” algısıyla bir ilişkisi var mı?
Tabii var. Çoğunluğun tabii ki bir hâkimiyeti söz konusu oluyor. Ama eşit fırsatlar, saygı, kültüre saygı, başkasının haklarına saygı gibi konularda sınırları çizen, o sınırların bilincini geliştiren eğitim altyapısında sıkıntı var. Dolayısıyla, bu Osmanlıdan günümüze gelen, Cumhuriyetin kuruluş aşamasında yaşanılan bütün o sıkıntılar ve empoze edilen şartlarla geliştirilen bir süreçti. Bütün bu süreçte hâkim siyasi sınıf, vatandaşlık kavramını ve niteliğini belirlemiştir. Görüyorsunuz, bugün Türkiye’de eşit vatandaşlık konusunda şikâyeti olmayan kimse yok. Solcusu da, sağcısı da, dincisi de, gayrimüslimi de, ateisti de, deisti de, herkes şikâyetçi. Burada eşit vatandaşlığın temelini yaratan demokratik haklar, anayasa, hukukun üstünlüğü, fırsat eşitliği gibi kavramlarda sıkıntı var.
Eşit vatandaşlık birgün yerleşecekse ve hak ihlalleri telafi edilecekse, sizce bunda medyanın rolü ne olabilir?
Ama gazeteciler de sistemin bir parçası, uzaydan gelmiyorlar. Gazeteciler de bu eğitim sistemiyle yetiştiriliyor. Onların da üzerinde siyaseten her zaman bir baskı vardı. En azından, dominant bir yapıyla medya her zaman kontrol altında tutulmuştur. Askeri dönemlerde, ondan sonraki iktidarlarda, bu her zaman olur belli oranlarda. Ama bu oran, orantısız hale gelince, tabii ki ne yapacak gazeteci? İşini kaybetmemek için, patronun lafını dinlemek için… Allah’tan şimdi teknoloji arttı, bazı gazeteciler kendini internet ortamında ifade edebiliyor. Ama eskiye giderseniz, hangi dönemlerde Türkiye medyası özgürdü? 40’larda mı, 60’larda mı, 70’lerde mi, 80’lerde mi, Cumhuriyet’in hangi tarihinde Türkiye medyası özgür olabildi ki? Dolayısıyla medyanın özgür olmadığı bir süreçte gazeteci de kendini ifade edemiyor. Şu anda belki teknolojinin ve sosyal medyanın sunduğu imkânlarla sanıyorum çok daha özgür, çok daha liberal görüşler ifade edilebiliyor. Dolayısıyla ülkenin bütün problemlerinin temelinde bir eğitim ve kültür problemi var. Eşit vatandaşlığı, hukukun üstünlüğünü, fırsat eşitliğini savunacak, hak ihlallerine karşı çıkacak gazeteciler de bu kültürün içinden doğar.
Demokratik haklardan eşit biçimde yararlanma konusunda en büyük mağduriyeti yaşamış ve yaşamakta olanlardan biri de Rum cemaati. Acaba Rumlar bu haklar ve eşitlik gibi konuların Türk kamuoyuna daha iyi anlatılmasında bir sözcülük rolü üstlenebilir mi?
Rum cemaati deyince sayısal olarak çok küçük bir cemaatten bahsediyoruz. Ama fikirsel yapısı, tarihi, kültür mirası, organizasyon şeması çok büyük. Şu anda giydiğimiz elbise beş beden büyük, taşımakta zorlanıyoruz. Çok büyük bir kültür mirasınız var, yetmiş tane vakfınız var, okullarınızı açık tutmaya çalışıyorsunuz. Burada verilen mücadelenin yüzde ellisi, atıl mücadele. Çünkü siz geçmişinizle kendinizi mukayese ederek, geçmişi muhafaza etmeye çalışıyorsunuz. O yükü, o büyüklüğü, o boyutu muhafaza etmeye çalışıyorsunuz. Şimdi bu kadar tarihsel süreçten geçmiş bir topluma birden bire pragmatist bir iş adamı gibi yaklaşıp, “Ne gerek var üç tane okula, kapat bir tane kalsın, ne gerek var yetmiş tane vakfa, birleştir iki tane kalsın” gibi çok pragmatist, realist çözümler getirirseniz, tepki alırsınız. Ama ben bu yaklaşımı savunanlardan bir tanesiyim. Ben de pragmatik bakan, reel politikaya bakan bir adamım. Ama karşınızda öyle kökleşmiş bir tarih, kültür, gelenek var ki, bundan kaynaklanan o kadar tepki verebilecek insan var ki, siz bu kadar basite indirgeyip “Hadi bunları kapatalım, hadi paramızı böyle harcayalım, bu okulları niye açık tutuyorsunuz?” gibi basit paradigmalarla ilerleyemiyorsunuz. İlerleyememeniz de çok normal. Çünkü sizin bir tane okulunuzun tarihi 1454’te başlıyor (Fener Rum Lisesi). 1454’te başlayan bir dev var karşınızda. Hangi güç, hangi yürek onu kapatabilir, fonksiyon değişikliğine götürebilir? Şimdi bunları anlatabilmeniz gerekiyor.

Kendi varlığımızı pekiştirmek ve kendi yarınlarımızı yaratmak istiyoruz”

Bu düşünceleri arkadaşlarımla paylaşabilmek için 2006’da “İstanbul’da Buluşma: Bugün ve Yarın” başlıklı bir konferans yaptım. O günlerde gazetelerde “Rumlar bitti, son Rumlar; sayıları 1450 küsurdu, iki tane daha öldü” gibi haberler çıkıyor. Yunanistan’da da bizim hakkımızda “Rumların son kalesi” gibi manşetler çıkıyor. Biz burada üzülüyoruz, sıkılıyoruz, kendi kendimize “Son değiliz, devam edeceğiz” diye iddia ediyoruz. O noktada, arkadaşlarıma “Geleceğimiz hakkında konferans yapalım” önerisini getirdim. Yaparsan destekleriz, cevabını alınca da, kapı kapı dolaşmaya başladım. 2005’te Yunanistan’a gittim, orada İstanbullu Rumlarla buluşup tanıştım ve İstanbul’da konferans yapma düşüncemi anlattım. Başlangıçta bana “Sen delisin” dediler. Çocuklarınızı okumaları için Londra’ya Paris’e değil İstanbul’a gönderin, orada eğitim alsınlar, belki orada kalırlar, dedim. Sonunda ikna ettim. Ama konferansı yapabilmek için bir taraftan İstanbul’daki Rumları ikna edeceksin, bir taraftan devleti ikna edeceksin, çünkü devlette başka bir paranoya var. İki sene evvel, bir Kürt konferansı olmuş, bir Ermeni konferansı olmuş, son derece siyasi nitelikli konferanslar. Şimdi ben devletin reflekslerini reflekslerini biliyorum, “Tamam bunlar düşman oldu. Ermeni, Kürt, Rum, üçgeni tamamlıyor” diye bakıyorlar. Bu sefer devlet kurumlarına gidip gelmeye başladım, “Bakın biz hiçbir siyasi hesap peşinde değiliz, kendi varlığımızı pekiştirmek ve kendi yarınlarımızı yaratmak istiyoruz” diyorum. Var olduğumuzu, burada varlığımızı sürdüreceğimizi, İstanbul Rumlarının merkezinin bu şehir olduğunu, burada bu kültürü yaşatmak azminde ve kapasitesinde sahip olduğumuzu göstermek istedik. 2005’te Zoğrafyon Mezunlar Derneği Başkanı sıfatımla düzenlemiştim bu konferansı. Bugün 2015’teyiz, şimdi 2025’i planlamamız gerekiyor.
Devlet yetkililerine “Biz siyaset yapmak peşinde değiliz, kendi geleceğimizi kurmanın peşindeyiz” demeniz acaba “Geçmişe yönelik hak ihlallerinin telafi edilmesi, devletin Rumlardan özür dilemesi gibi bir talebimiz şu anda yok” anlamına da geliyor muydu?
Hiçbir gizli gündemimiz yoktu, çok net ve naif bir toplantıydı. Benim orada yaptığım olay, bu birliği sağlamak, bu algıyı pekiştirmek, dikkatleri buraya çekmek ve buradaki tarihimizi, hayatımızı, varlığımızı devam ettirmek. Aynı zamanda, insanların özgürce kendi düşündüklerini ifade etmesini sağlamak istedim. Benim açık ve şeffaf bir toplum yaratmaktan başka hiçbir gündemim yoktu. Toplumun bireyleri kendini nasıl ifade edecekse etsin. Özür talep edebilir, başka bir şey talep edebilir. Benim böyle bir amacım, gündemim yoktu.
Özür meselesini Rum cemaati içerisindeki tekil bireylere bırakıyorsunuz o zaman, diyebilir miyiz?
Evet. O toplantımızın hiçbir gizli gündemi yoktu, altını çizerek söylüyorum, son derece naif ve temiz bir toplantıydı. Bunu da zaten son 10 yıllık süreç içerisinde devletin birimleri de kamuoyu da görmüştür.
Hak ihlallerinin ve adaletsizliklerin telafi edilmesini istemek de “temiz olmayan” bir konu değil zaten.
Tabii, hak ihlallerinin giderilmesini istemek de temiz ve naif bir talep, onu da yaptık. Ama o toplantıda bizim öncelikli amacımız, kendimizi sınamaktı. Biz var mıyız, böyle bir kapasitemiz var mı, bunu göstermekti. Oradaki konuşmamda “Biz iki ülkenin oyuncağı olmaktan yorulduk, birilerinin kavgası arasında malzeme olmaktan yorulduk, biz Lozan’ın azınlıkları ilgilendiren maddelerinin iki ülke arasındaki yorumlanış biçiminin bir oyuncağı olmaktan yorulduk.” dedim.
Aslında Lozan, gayrimüslim azınlıkların haklarına güvence sağlamak amacıyla Batılılar tarafından bu şekilde yazıldı, ama Türk devleti Lozan’ı kendi kolayına geldiği şekilde yorumlayarak uyguladı, diyebilir miyiz?
Mutabıkım, yüzde yüz mutabıkım. Ama gerçekçi olalım. 100 sene Lozan’a riayet etmeyen bir süreç yaşamışız. Artık ben azınlık haklarının devamlı Lozan üzerinden gündeme getirilmesine, böyle bir algı yaratılmasına karşıyım. Çünkü, bir, Lozan hiçbir zaman uygulanmadı. İki, Lozan’ı imzalayan yedi sekiz yabancı ülkenin hiçbirisi Türkiye’nin kapısını çalıp bizim azınlıkların problemlerini, sıkıntılarını sormadı, bunun peşine düşmedi. Şimdi bırakalım, Lozan’ın bu azınlık konularında ne kadar faydalı olduğunu hep birlikte yaşadık. Dolayısıyla ben 21. asırda Lozan’a atıfta bulunarak gelecek yaratmak istemiyorum, ben buna karşıyım.
O zaman yeni bir diyalog zeminini sıfırdan gayrimüslimlerin kurması gerekmiyor mu?
Onu yapıyoruz zaten. Lozan imzalandığı zaman Evrensel İnsan Hakları Beyannamesi yoktu. Şimdi o varken ben ne diye sadece Lozan’a gireceğim? Lozan’ın bizimle ilgili maddeleri hiç uygulanmadı zaten, artık ben günlük hayatımda Lozan’ın maddelerine sığınamam. Ben günlük hayatımda fırsat eşitliği, şeffaf bir toplum, demokratik bir toplum, kendimi özgürce ifade edebileceğim, özgürce eğitim alabileceğim, kurumlarımı istediğim gibi, kendi imkânlarım ve ihtiyaçlarıma göre şekillendirebileceğim özgürlüğü istiyorum.
Devletle bir diyalog yürütmek farklı bir iştir, savunduğunuz bu demokratik değerleri “sokaktaki vatandaşa” ve Türkiye kamuoyuna anlatmak ise daha farklı bir iştir, diye ayırabilir miyiz? Özellikle de iletişim yaklaşımları açısından, devlete ve kamuoyuna konuşmak arasında ne gibi farklar var?
Unutmayın ki, siyaset de bürokrasi de netice itibariyle kamuoyundan çok etkilenen ve kamuoyunu etkileyebilecek güçler. Siyaset de bunu istiyorsa medya üzerinden kamuoyunu etkileyebilir. Örneğin Cumhurbaşkanı Erdoğan başbakanken Atina’ya giderken bürokrasiye bir talimat verdi, “Gayrimüslim insanlar bizim vatandaşımızdır, eşitlik sağlayın, işlemlerinde zorluk çıkartmayın” dedi. Veya örneğin hem Erdoğan’dan hem Arınç’tan çok sık duyduğumuz gibi, “Malları mülkleri iade ederken biz size bir jest yapmıyoruz, bu mülkler size aittir. Devlet tarafından el konmuştu. Bunların iade edilmesi sizin hakkınızın iadesidir” gibi mesajlarla kamuoyunu bilinçlendirdiler. Ayrıca doğaldır ki, bu konuda kamuoyunu yönlendirmek açısından, medyadaki çalışanların ve akademisyenlerin rolleri çok büyüktür. Onun içindir ki şu anda ben bir akademik platform çalışması içine giriyorum Bilgi Üniversitesi’yle İnsan Hakları Merkezi çerçevesinde. Ben Rum cemaati içerisinde yirmi yedi yıldır çalışıyorum. Ama altı yıl boyunca da, devlet-azınlık ilişkileri çerçevesinde bütün cemaatleri temsil etmek gibi bir onur taşıdım. Şimdi de yine aynı hızla, ama Vakıflar Genel Müdürlüğü dışında, farklı platformlarda, AB projeleriyle ve farklı konseptlerle çalışmalarıma devam ediyorum. Devlet ve azınlık cemaatleri ilişkisinde çok önemli algısal, hukuksal, sosyolojik gelişmeler sağlandı. Buna rağmen, cemaatlerin yapısı itibariyle, kendi iç dinamikleri ve zaafları itibariyle, cemaatler o kadar gerideler ki, özellikle de küçük cemaatler. Ermeni cemaati biraz daha ilerde, sayısal olarak daha fazla olduğu için. Burada öyle bir hız farkı yaşıyoruz ki, mesela Türkiye %5 büyüyorsa bir senede, azınlıkların 10 sene boyunca her sene %15 büyümesi lazım ki ülkenin temposunu yakalayabilsin, ülkenin doğal sürecine girsin. Çünkü çok geriden geliyor.
Çok engellenmiş, çok bastırılmış cemaatlerden bahsediyoruz.
Evet, çok engellenmiş, çok bastırılmış, çok sıkıntılar yaşamış. Kendi fiziki ve ruhsal yapısı da bozulmuş. Bazen “suni bir toplum” haline geldiğimizi düşünüyorum. Mesela bu ifadeyi bazen Rum toplumu için kullanıyorum. Yani etiketi ve belli bir oranda da itibarı, realitesiyle çok orantısız, çünkü ülkenin veya günümüzün şartlarına ve fırsatlarına hitap edemiyor. Ne fırsatları gerçek anlamda pozitif biçimde geliştirebilecek insan sayısı ne o şantiyeleri götürebilecek bilgi ve know-how sahibi var, ne de şu anda Türkiye’nin yirmi tane kuruluşunda üst kademelerde, yirmi tane değil on tane bile Rum bulamazsınız.
Bunun ağırlıklı sebebi Rum cemaatinde yaş ortalamasının çok yüksek olması mı?
Yaş ortalaması, sayısal zaaf, eğitim problemi, geçmişten gelen sıkıntılar…
Bir de “geri dönüş” konusu var. Zorla sürgün edilmiş Rumların içerisinden Türkiye’ye dönenler oldu mu, yeniden vatandaşlık hakkı talep edip alanlar, hatta buradaki mülklerinin tazmin edilmesi konusunda girişimleri olanlar oldu mu?
55’te gidenler, 64’te gidenler, 74’te gidenler… Ben geri dönüş konusuna da biraz farklı bir perspektiften bakıyorum. O insanların veya onların çocuklarının geri dönmesi gibi kısır bir çerçeve içinde bu olayın geliştirilmemesi gerekiyor. Bu insanların haklarının iadesine evet, vatandaşlığının iadesine evet, varsa mallarının iade edilmesi veya tazmin edilmesine evet, yüzde yüz katılıyorum. Ama bu ülkenin Rum cemaatine bir de farklı bir jest yapması lazım, pozitif anlamda. Bu kadar büyük kültüre sahip bir toplumun gelişebilmesi için insan sayısına ihtiyacı var. Son elli yılda Türkiye’ye gelenlere bakarsanız, Suriye’den, Irak’tan, Afganistan’dan, Rumeli’den Bulgaristan’dan en az dört beş milyon insan geldi. Devlet, üç bin tane dört bin tane Rum Yunanlının buraya gelmesini sağlamalı. Devlet isterse bunu yapabilir. Geri dönüşü zaten normal sürece bırakırsak, elli senede çok az adım atarız. Çünkü İstanbul zor ve pahalı bir şehir, bıraktıkları İstanbul değil.
Kaç kişinin tazminat talebinde olumlu ilerlemeler oldu?
Mülklerini mahkeme yoluyla geri alanlar ve satanlar oldu, tam sayısını bilmesem de, bence herkes kendi malının mülkünün peşinde şu anda. Çok büyük gelişmeler yaşandı. Vatandaşlık konusunda da Türk diplomasisi çok cömert Atina ve Selanik’te. Hem Gökçeadalılara hem İstanbullulara, kim talep ediyorsa, hukuk çerçevesindeyse, son iki üç yıldır vatandaşlık hakkını çok hızlı veriyor. Ama insanlara kendi başınıza gelin İstanbul’da iş bulun derseniz, ancak otuz tane pilot gelir. Bu insanların zaten intibak etmesi de mesele, üç beş sene kalıyor ve gidiyor. Ama devlet diyebilir ki, “Ben TOKİ’den dört bin tane daire veriyorum, üç yıllığına beş yıllığına. Bir sağlık kartı veriyorum. Geçmişte devletin arınma ve temizlik politikalarıyla biz sizi kovduk 1964’te. Şimdi geçmişi düzeltmeye ilişkin bir adım atalım.” Devlet böyle bir teşvik sağlayıp jest yapabilir. Devletin böyle bir adım atması, büyük bir enerji yaratacaktır. Dört bin beş bin insana böyle bir teşvik verilirse, İstanbul’daki Rumlara dahil olan bu insanlar şartları zorlamaya başlayacaklardır. Neyi zorlamaya başlayacak? Çalıştıkları yerlerde yönetim kadrolarına gelmeyi zorlayacak, eğitim sistemimizin kalitesini zorlayacak, talepkar olacaklar.

“Gayrimüslim cemaat vakıfları haricinde seçme ve seçilme hakkından mahrum kalan hiçbir tüzel kişilik yok!”

Rekabetsiz toplum benim için suni toplumdur. Ben de şu anda kendi toplumumu rekabetin olmadığı bir toplum olarak görüyorum. Onun içindir ki benim en büyük amacım, inşallah bu seçim yönetmeliği çıkarsa ki, çıkması lazım, iki senedir çıkmıyor biliyorsunuz. Bu iktidarın büyük bir yaptırımıdır. Yani ben sana evini veriyorum, ama kullanım hakkını da ben tutuyorum; olur mu böyle şey? Yani sen bana bina iade ediyorum diye propaganda yapıyorsun, ama seçme seçilme hakkımı elimden alıyorsun. Türkiye’de gayrimüslim cemaat vakıfları haricinde seçme ve seçilme hakkından mahrum kalan hiçbir tüzel kişilik yoktur. Bu kadar anti-demokratik ve keyfi bir uygulama olur mu? Onun için ben bu tüzel kişiliklerin seçme ve seçilme hakkı konusunda bastırıyorum ve bastırmaya devam edeceğim. Tüzel kişilik konusunu çözünceye kadar mücadelem devam edecek. Cemaat vakıfları içerisinde seçim sisteminin yerleşmesini istiyorum çünkü denetleme sisteminin de yerleşmesini istiyorum. Kendi denetimi olmayan, kendi kendini yenileyemeyen, muhalefeti olmayan, rekabeti olmayan bir toplum suni toplumdur. Azınlık vakıfları ve devlet arasında çok olumlu gelişmeler olmuş olmasına rağmen, biraz önce gelişme hızları arasındaki farktan bahsettik ve gayrimüslim cemaatlerinin çok daha hızlı gelişmesi gerektiğini söyledim. Ama o hızı yakalayabilmek için, daha özgül daha bağımsız bir parametrenin varlığına ihtiyaç hissettim ben bu altı yedi yıllık süreçte. Devlet kurumları olsun, cemaat yapıları olsun, hep bir temkinlilik var, geçmişten gelen. “Ya bütün her şeyi hemen vermeyelim, her şeyi pozitif görmeyelim” şeklinde. Her pozitif adımda bir şüpheyle yaklaşma geleneği var. Devlette “Azınlıkların haklarını dilim dilim verelim, parça parça verelim” yaklaşımı var ki bu bir realitedir. Biz de parçaları toplayıp eksiklerimizi tamamlamayı hayal ediyoruz. Farkındayım, ama yapacak bir şey yok. Şimdi buna rağmen yeni fikirler, yeni teoriler, yeni uygulamalar üretmek gerekiyor. Bu konularda devleti de eğitmek lazım, cemaatleri de eğitmek lazım. Onun için ben diyorum ki, bir akademik platform sağlarsak, orada bazı gençlerimizin mastırını, doktorasını, atölyelerini teşvik edersek, hem azınlık konularında dünyayla bütünleşmiş oluruz, hem Türkiye gibi azınlık problemleri olan, yıllarca bu sancıları yaşayan ve bundan deneyimler çıkaran bir ülkenin enerjisinin başka ülkelerle etkileşime girmesini sağlarız.
Türkiye’deki kamuoyunun ve sokaktaki vatandaşın Rumlar hakkındaki düşünce ve yargılarını olumluya çevirmek için neler yapılabilir? Sizce Türkler Rumları ne kadar tanıyor?
On sene öncesine kadar Rumlar bir devletin resmi tarih kitaplarından, iki Patrikhane hakkındaki “Yok efendim Büyük Ortadoğu Projesi’nin parçasıdır, Vatikanlaşıyor, ekümeniklik istiyor” gibi saçma sapan şeylerle bilinirdi. Şimdi görüyorsunuz ki ekümeniklik bir problem olmaktan çıktı on senede, kullanılıyor, kullandırtılıyor, Türkiye’de patriğimize ekümenik sıfatıyla fahri doktoralar veriliyor. Bu kadar basitti. Ama iki şey var burada. Patrikhanenin günümüzün şartlarında “bir numara olma” sıfatını yalnız teorik bir sıfat değil de fiiliyatta uygulayabilmesi için ciddi anlamda desteğe ihtiyacı var. Bu da Türk devletinin tercihleriyle orantılı bir şey. Yani devlet burada güçlü bir kilise mi istiyor konjonktürel olarak, yoksa küçücük, zayıflamış, herkesin zayıf olduğunu bildiği, ama tarihsel sistem içinde “bir numara olmayı” teorik olarak temsil ettiği bir kilise mi istiyor?
1923’te devlet tarafından kurdurtulan Bağımsız Türk Ortodoks Patrikhanesi, devletin zayıf bir Fener Rum Patrikhanesi istediğinin kanıtı sayılabilir mi? Hem sizin cemaatine ait üç tane kiliseye de el koymuş durumlar, değil mi?
Evet, ama ben şimdi 21. yüzyıldan bahsediyorum, o 20. yüzyılın kalıntıları. İşgal edilmiş dört kilise vardı birisi yıkıldı, kalan üç kiliseyle ilgili dava açtık, bize geri verilmesini talep ediyoruz. Hukuki olarak en azından 1965’te elimizden alınan iki tanesi, yüzde yüz bizim. Daha da acısı, bize baskı olsun diye, bizim yapımızı kültürümüzü böyle bozan bir ailenin vefat eden kişileri ve kendi kendilerini patrik ilan eden şahısların mezarları, bizim Rum kabristanının kilisemizin önüne, koskoca iki tane anıt mezar gibi konuldu, “patrik” unvanlarıyla bize empoze edildi devlet tarafından ve hala oradalar. Şimdi bu semboller var oldukça, geçmişi unutmak mümkün olmayacak. Ben tabii ki geçmişle yaşamaya karşıyım, ama geçmişi unutalım da demiyorum, ama ilerlememiz de lazım.
Geçmişle yüzleşmek şartıyla ileriye bakmak en doğru stratejidir, denilebilir mi?
Evet, yüzleşiyoruz zaten, ben yüzleşmeyelim demiyorum. Ama yüzleşelim diye de otuz senemi kaybetmek istemiyorum, zamanım yok çünkü. Yani ben yüzleşeyim ama sıfırlanayım da istemiyorum. Bazı insanlarımız yüzleşme için yatırım yapıyor, ben ise var olma, pekişme ve kök salmak için uğraşıyorum. Yüzleşmek için farklı ortamlar, imkânlar mevcut. Mesela Gökçeada’daki okul gibi. Gökçeada’daki ilkokulu açtırırken Milli Eğitim Bakanlığıyla ben üç sene çalıştım. Şu anda çok az öğrencisi var belki, çünkü hala şüpheler hala endişeler var.
Ortalama Türk vatandaşının, Türkiye kamuoyunun Rum cemaatini ve tarihini daha iyi tanıması için neler yapılabilir sizce?
Öncelikle, her yaptığımızı şeffaf bir şekilde yapmalıyız ve sadece cemaat vakıfları üzerinden değil, yeni oluşumlar da yaratmak gerekiyor. Mesela 2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması kapsamında, Rum mimarlar hakkında bir proje yaptım. Bu projeyle kamuyla temas ettik, Kalkınma Ajansı’ndan temsilciler istedik, birlikte Gökçeada’ya, Hatay’a gittik. Kalkınma Ajansı’nın projelerini, teşviklerini halka sunduk, paylaştık. Geçen sene Gökçeada’daki etkinliğe yüz kişiyi götürdük, herkes ilgilendi. İşte budur. Bugün İstanbul’da yaşayanların hürmetini, saygını kazanacak bir şey yapmak ve insanların dikkatini Rum cemaatine çekmek istiyordum. Örneğin, İstanbul’da insanlar Çiçek Pasajı’nın önünden geçerken, o binayı Rumların yaptığını bilsinler istedim. Zoğrafyon Lisesi Mezunlar Derneği başkanı olarak, “Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları” sergisini yaptım 2010 yılında. Ama bu projeyi 2010 ajansına kabul ettirirken de zorlandık. İsminde “Rum” geçtiği için, “bir kimliği öne çıkarıyor” gerekçesiyle kabul etmek istemediler önce. “Rum mimarlar yerine, Helen mimarlar deyin” önerisini getirenler de oldu. Tüm bunların içinden geçerek ben o projeyi ortaya çıkardım. Bu sergi şu anda Amerika’da, 22 veya 23 Mayıs’ta da Gökçeada’ya gelecek.
2010’da başlayıp bugüne kadar devam eden böyle önemli bir kültür projesinin (“Batılılaşan İstanbul’un Rum Mimarları”), Türkiye’de ana akım medyada haber olmamasının sebebi nedir sizce?
Bilmiyorum. Bu konuda büyük gazetelere röportajlar verdiğim halde, yayımlamadılar. Hassas konulara girdiğiniz zaman yayımlamıyorlar… Biz özellikle ilk aşamada İstanbul’da Rum kimliğini, yalnızca kilise hüviyetiyle sınırlı değil, Rum toplumu olarak da hayatımıza devam ettiğimize dair algıyı pekiştirdik. Hem kendimizde, hem yurtdışındaki Rumlarda hem de devlette bu algıyı oluşturduk. Şimdi İzmirli Rumları organize etmeye çalışıyorum. Altı yıldır Gökçeada’yı organize etmeye çalışıyorum bir okulla. Neden okul? Okul olmazsa gelecek yok demektir. Gökçeada’yı tamamen yaşlılara bıraktılar. Yaşlılar üzerinden yapılan yüzleşmeden çok, gençlerle ve gelecek üzerinden yapılacak yüzleşme, bana daha çok şey ifade ediyor. Şimdi benim hedeflerim arasında bu akademik platform projesi var, Gökçeada’da ortaokul ve liseyi açtırmak için çalışıyorum. İzmir’deki Rum cemaatini de kurumsallaştırmak, orada da bir dernek kurmak istiyorum. Yalnız kilise ve ibadet üzerinden var olmak değil, toplum olarak da var olmayı ve aktif olmayı savunuyorum her zaman. Sistemimizi geliştirecek bir yapıya ciddi anlamda ihtiyacımız var. En fazla güvendiğim nokta, çok çalıştığım ve ümit ederim ki mahcup olmayacağım konu, yeni seçim yönetmeliğinde vakıfların yönetiminin birleşmesi. Bizim şu anda yapımız ve nüfusumuz itibariyle, yetmiş tane vakfı ve yanında dernekleri böyle zor bir şekilde ayakta tutmak gibi bir lüksümüz yok. Yaptığımızı zannediyoruz. Bizim vakıf sayımızı azaltmamız lazım. Yani biz yetmiş tane yönetim kurulu oluşturmak yerine, yirmi tane oluşturalım. Böylece rekabet ortamı yaratmış olacağız. Bu yaklaşım, hazırladığımız seçim yönetmeliği taslaklarında var.
Sürdürdüğünüz AB projesi kapsamında yeni yayımladığınız “Azınlık Vatandaşları — Eşit Vatandaşlar: Rum Cemaati Üzerine Çalışma Metinleri” isimli kitapçığı neden çok önemsediğinizi anlatabilir misiniz?
2011’de Rumvader derneğini kurduk, altı ay sonra dernek adına, “Azıklık Vatandaşları — Eşit Vatandaşlar” başlıklı bu Avrupa Birliği projesine başvurduk. Bu projenin amacı genel kamuoyuna azınlık vatandaşlarını anlatmak değil, kendi cemaatimi eğitmek. Ben bu projeyle kendi cemaatimdeki insanları eğitmek istiyorum, azınlık vatandaşlarını nasıl “eşit vatandaş” bilincine taşıyabileceğimin cevabını arıyorum. Kendi vatandaşıma “Sen eşit vatandaşsın, ikinci sınıf vatandaş algısından çık, mesuliyetlerini de bil, taleplerini de bil, kendini ifade et” diyorum. Bu çerçevede en son bu kitapçığı hazırladık. Ben biliyorum ki bu kitap Rum cemaatinden ve patrikhanenin bazı fertlerinden tepki alacak. Kendi içimizden insanlar bizim zaaflarımızı açıkça dile getirdiği için tepki verecek. Ama ben bilerek yaptım. Bu kitap için, biraz dinamik düşünen, kendini özgürce ifade edebilen akademisyenlerden rapor istedim ve bu makaleler hiç sansürlenmeden, olduğu gibi yayınlansın istedim. Bize bakıp izleyen insanların görüşleri bunlar. Bu özgür eleştirilere bakarak eğer eksiklerimiz varsa tamamlamaya çalışacağız. Yeni anlayışımız bu. İnsanlar özgürce konuşsun istiyorum. Biz kendimizi gizledikçe, sınırladıkça, kendimizi hapsediyoruz. Hapsolmuş bir toplum büyüyemez. Tenkit edilen, dinamik ve rekabet ortamı içinde olan bir toplum büyüyebilir. Ben kendi toplumumu iyileştirmek, geliştirmek, güncelleştirmek istiyorsam, hukukun üstünlüğüne, fırsat eşitliğine dayanan, hesap verebilen, denetlenebilen bir toplum istiyorsam, eksiklerimi de paylaşmam lazım.