28 Kasım 2007 Çarşamba

akşam sefası...

kötü olmak hallerimden biridir, yaşanabilir
kimseye aşık olmayan çıplak sesimle
önünde eğilip beğeniyorum seni
akşamı yavaşlatılmış ölümle
tüketmekten başka yol kalmıyor
dilim düşlerime dönmediğinde

masaya yığılmak tek kişilik bir oyunsa
hoşuma gidiyor yalanlarım
kendimle sevişip beğeniyorum seni
gülme birlikte gidelim diyemediğim için
güzelliğimle kaplıyorum sesimi vücudunu
yakan çıplak şeyler yapıyorum

ilgisiz anlarda anımsayıp gül
dün akşam inan yalanlarıma


Ekim 1996

19 Kasım 2007 Pazartesi

18 Kasım 2007 Pazar

"Kemalizm bir ibadet biçimidir" ...



Çalışmalarını yıllardır ilgiyle ve sevgiyle takip ettiğim Hafriyat Sanat Grubu'nun Karaköy'deki mekanlarında geçen hafta açtıkları "Allah Korkusu" başlıklı afiş sergisi, aşırı sağcı Vakit gazetesi tarafından hedef gösterilince, Hafriyat ekibi de İstanbul Emniyeti'nden koruma istedi.

Zaten en büyük marifeti "korku ticareti" yapmak ve hoşlanmadığı herkesi hedef göstermek olan Vakit'in tavrı, kimse için sürpriz olmadı... Ama sergiyi "korumak" için gelen polisler bazı afişlerden "kuşkulanınca", amirlerine haber verdiler ve olayın rengi biraz değişti. Radikal gazetesi de, herhalde alelacele yazdıkları haberde, polis incelemesi seviyesindeki olayı "savcılık inceleme başlattı" diye duyurdu...

Hafriyat Grubu ise, soruşturma açıldığı, takip edildikleri, savcının ifade aldığı gibi iddiaları reddediyor, “Sorun sadece buraya açılışta ‘korumak’ amaçlı gelen polislerin, üç eserin sanatçılarının kimlik bilgilerini istemesi ve sanatçılarca verilmesinden ibarettir” diyorlar.

Bir sanat sergisinde suç unsuru olabileceğini düşünerek yasal inceleme başlatılması, Türkiye için hiç de yeni bir durum değil ne yazık ki. Oysa gönül isterdi ki, insanlar en emin oldukları konuları bile tartışabilsinler...

Ama herkesin neredeyse tıpatıp cümlelerle aynı düşünceleri tekrarlayarak "görevini yerine getirdiği" konulara yaratıcı ve eleştirel gözle yaklaşmak, henüz "ortalama Türk insanı"nın alışık olmadığı, tahammül etmekte zorlandığı bir durum.

İşte bu yüzden, milliyetçilik coşkusunun cinnet boyutlarında abartılı biçimde yaşandığı şu günlerde, Hafriyat ekibinin çıkıp da soğukkanlı ve ufuk açıcı şeyler söylemesini çok önemli buluyorum.

Özellikle de Hakan Akçura'nın tasarladığı "yüzü silinmiş Atatürk" afişi, Murat Belge'ye ait olan "Kemalizm bir ibadet biçimidir" sözüyle birlikte ele alındığında, sergideki en çarpıcı ve tartışma yaratıcı iş olarak öne çıkıyordu bence...

Afişin yaptığı gönderme çok basit: İslam dininde peygamberin yüzünün resmedilmesinin yasak olması, bir anlamda, onun fikirlerinin tartışmaya ve eleştiriye kapalı tutulmasının da güvencesidir. İşte, "Kemalizm bir ibadet biçimidir" sözü de tam bu noktaya oturuyor:

Bilerek göz ardı etmek isteyenler için hatırlatmakta fayda var: Atatürkçülük bir siyasi ideolojidir, haliyle tartışmaya ve eleştiriye açıktır.
Diğer bakış açılarıyla fikir alışverişi yapmadan, eleştirel mücadele vermeden, hiçbir dünya görüşü kendini yenileyemez ve kaçınılmaz olarak kendini tekrarlamaya başlar: Bu ezberden okuduğumuz tekrarları iyice abarttığımız noktada da, olay artık birtakım duaların her gün tekrarlandığı bir ibadete dönüşür... Bu ideolojinin kurucusu da artık gün gelir, "hikmetinden sual olunmaz" bir peygambere dönüşür...

Dileyenler, "Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi ideolojisi Kemalizm ve paradoksal olarak devletin, ordunun ve takipçilerinin siyasal İslam'a karşı çıkışında Atatürk peygamber gibi anılıyor" diyen Akçura'nın düşüncelerini buradan okuyabilirler...

2 Kasım 2007 Cuma

Adalet...

by İnci Vardar

yoktan tutku yaratmaya yelteninceye dek
marifetindi daha iyi yenilmek
gönlün aklına diş geçiremediğinde
ölümden muaf Habil - Kabil misali
hayatının geciktirdiği mükemmel
beklerdi seni inmediğin duraklarda

koşullara bağlı zorunluluğu haksız çıkaran sen
annesine güvenmeyen çocuk gibi
hızlı yüz ifadelerinle ele verirdin kendini
seni eğlendirebildikçe sevdim kendimi

kapıldığımız müzik cümlesinde
önlenemezdi davetkar bakışların gafleti

kanıtlanamayacak bir teorinin cazibesi
neyi iyileştirdiğini unutmuş bir ilaç
ya da bulamadığım şey olabilirdin
şimdi biliyorum neyim ve ne değilim

adalet adalet diye bağırdığında yenilenler
ilk çocuğumuz olsun heyecan


Ocak 1998

24 Ekim 2007 Çarşamba

Şems ve Mevlana...

İsminin anlamı Farsça’da "gökyüzünde parlayan ışık" demek olan Şems, 1247 yılında ortadan kayboldu, bir daha da geri dönmedi. Sevdiğini yitiren Celaleddin Rumi şiir yazmaya başladı. Otuz bin dizeyle Şems’e duyduğu sevgiyi anlattı...

Sonunda "kendi içinde bulduğu Şems, ay gibi ışık saçmaya" başladı. Celaleddin Rumi, sevgisiyle o kadar özdeşleşti ki, bazı şiirlerini Şems diye imzalar oldu. Shakespeare’den üç yüz yıl önce, şiirin kendi içinde bir müziği olduğunu keşfetti, yine Şems sayesinde…

Şems onu terk ettikten sonra, onunla birlikte gezerken yanından geçtiği kuyumcu ustalarının çekiç seslerini, gördükleri su değirmenlerinin seslerini, dinledikleri ney ve davulun seslerini şiire aktardı. İçinde tek başina kaldiği çöllerde en güzel su hayalini Şems’in içtiğine inandı…

Şems’in ay ışığında altın gibi parlayan iyi niyetli bir zehirli yılan sessizliğiyle kayıp gittiğini düşündü. Ve Mevlana sonunda dayanamadı, kendi vücudunu bir enstrümana dönüştürdü, ruhunun müziğiyle şiir söylerken dönerek dans etmeye başladı.

Şems’in kendisini neden terk ettiğini anlayamadan, gözleri açık öldü…

İlişkileri aidiyetten kurtarmak...

Gündelik hayattaki çelişkilerin gün geçtikçe keskinleşmesi, verili koşullarda hem sosyal hem de mutlu olmanın giderek zorlaşması, insanları kendileri gibi olmayanları dışlamaya ve “mevcut aidiyetleri çerçevesinde” mutluluk arayışlarına yöneltiyor:

Bizim gibi olmayanları dışlayarak, kendi meşrebimizce adalet dağıtmaya başlıyoruz...

Oysa başkalarına yöneltilen şiddet, sistemin doğasından gelen eşitsizlik ve yoksunlukların sorumluluğunu başka kurbanlara ödetme çabası galiba...

Farklılıkların paylaşılmasının getireceği yeni ödevlerden korkan insan, biraz dinginlik uğruna, biraz da kibrine yenilerek, kendini tekrarlamak istiyor...

Çünkü “sorumluluğu üstlenilen” yeni bilgi, beraberinde acıyı da getiriyor: Başkalarına dair farkına vardığınız verileri, samimi hukuku ve ahlakı olan bilgilere dönüştürdükçe daha çok acı çeker, bireysel aydınlanma için ödenmesi gereken bedellerle tanışırsınız...

Hayatı farklı deneyimlerle zenginleştirmenin yolu, edinilen bilginin sorumluluğunu da üstlenmekten geçer.

Gündelik mesaj ve haber bombardımanı arttıkça, umut bağladığımız vaatler sahiciliğini yitirir, popüler ama sahte gündemlerin hareket alanı genişler, totalitarizme tapınmaktan ya da omurgasızlığa (ahlakı reddeden nihilizm) kadar varılabilir...

Eskiden, aidiyet duyduğumuz vaatler geleceğe ya da öbür dünyaya ertelenirdi. Şimdi “yapıyormuş gibi olmak”, vaadin hiçbir zaman tutulmayacak olmasını gizliyor...

Mahremiyet ve mahrumiyet ilişkisi...

Ellerinden şimdilik ancak bu kadarı geldiği için, bir yandan rutine bağlanmış hayatlar yaşarken, öte yandan da talihsizliklerinin ciddiye alınmasını istemek cesaretini gösterebilen insanların "merak ve heyecan ve samimiyet" konusundaki modern çaresizliğinin fotoğrafını çekmek...

"Güçlü insanlar anlaşılmaz şeyler yaparlar": Mutsuz sevişme denemeleri ve ciddi iletişimsizlik sahneleriyle dolu hayatlar yaşayan insanların, henüz tam adını koyamadıkları bir umutla sürdürdükleri samimi, ama bir o kadar da tehlikeli bir mücadeleyi anlatıyor…

Bilinçli hayatlarımızın akışını, dile getirilebilen ve arkasında durulabilen istekler yönetiyorsa eğer, mahrumiyetlerimizle mücadele edebilmenin bir yolu da, normal koşullarda kendimizden beklemeyeceğimiz bir "zamane korsanı" cesaretiyle, mahremiyet duvarlarımızı tanımadığımız insanlarla bile tartışmaya başlayabilmektir belki de…

Bazen gülümseyerek "kendimden beklemezdim bunu" diyebilmek lazım... Ne de olsa, yanılmış olmaya değen yanılgılar güzeldir...

On Emir'den birkaçı...

Yaklaşık 3000 yıl önce yazıldığına inanılan, Tevrat - çıkış (exodus) / bap 20'de yer alan ve tanrı'nın musa'ya hitaben dile getirdiği kurallar...

3- karşımda başka ilahların olmayacak.
4- kendin için oyma put, yukarda göklerde olanın, yahut aşağıda yerde olanın, yahut yerin altında sularda olanın hiç suretini yapmayacaksın, onlara eğilmeyeceksin ve onlara ibadet etmeyeceksin.
7- allah'ın rab'in ismini boş yere ağıza almayacaksın.
8- sebt gününü takdis etmek için onu hatırında tutacaksın.
9- altı gün işleyeceksin ve bütün işini yapacaksın, fakat yedinci gün allah'ın rab'e sebttir. Sen ve oğlun ve kızın, kölen ve cariyen ve hayvanların ve kapılarında olan garibin hiçbir iş yapmayacaksınız.
11- çünkü rab gökleri, yeri ve denizi ve onlarda olan bütün şeyleri altı günde yarattı.
12- babana ve anana hürmet edeceksin.
13- katletmeyeceksin.
14- zina etmeyeceksin.
15- çalmayacaksın.
16- komşuna karşı yalan şehadet etmeyeceksin.
17- komşunun evine tamah etmeyeceksin, komşunun karısına, yahut kölesine, yahut cariyesine, yahut öküzüne, yahut eşeğine, yahut komşunun hiçbir şeyine tamah etmeyeceksin...

Çizgi roman koleksiyonu yapmak...

Bu koleksiyoncuların bir alt-grubu, yalnızca "anti kahraman"ların çizgiromanlarını biriktirirler: "esse gesse", "dc comics" ve "marvel comics"in çelik blek, tommiks, kızılmaske ya da superman, batman vs. gibi, hemen her durumda "kazanan"ı oynayan, erdem ve ahlak abidesi "kahraman"larına biraz mesafeli dururlar...

Anti kahraman deyince corto maltese, ken parker, mister no, teks, büyülü rüzgar ilk akla gelenler...

Corto'nun "bu hayatta kimseye verilecek hesabım yok. Korktum ve ölmemek için kaçtım" demesi, ken parker'ın kamp kurduğu gecelerde ateşin başında edgar allen poe okuması, mister no'nun "şehir kaçkını flaneur" karakteri, teks'in gözükara idealistliği, bazı koleksiyonerlerin aklını başından alır...

Tabii ki ele aldıkları konu itibariyle martin mystere ve dylan dog'un da özel bir ilgiyi hak ettiklerini belirtmek lazım... En azından senaryo yazarlarının edebiyat, sanat ve antropoloji konusunda ince ince araştırmalar yapıyor olmaları bile yeterli bir cazibe unsuru...

Yıllar önce elimizden düşmeyen "atlara fısıldayan adam" jeriko ya da incil'den fırlamış katil ruhlu dedektif judas da kuşkusuz unutulmazlar arasındadır...

Siyasi karar...

Bu dünyada insanı belirli bir süre için güçlü kılan en önemli yeteneklerden birisi, karar verebilmek ve onu uygulamak ve hemen ardından sonuçlara bakarak yeni kararlar verebilmek iradesidir... Çünkü hayata kararlı biçimde müdahale eden bir insanın önünde, en azılı düşmanları bile en azından kısa bir süre için suskun kalırlar...

Kimin nerede nasıl yaşayacağına, nasıl bir hayata layık olacağına ve nasıl öleceğine karar verenlerin kim olacağı, fena halde değişkendir...

Gündelik hayatın akışı içerisinde, önceki kararlarımıza dayanarak "haklı ve yerinde bulduğumuz" sebepler yüzünden, “gerektiğinde” birilerini öldürmeyi ve “gerekiyorsa” ölmeyi bile hepimizin onayladığı en güçlü irade biçimi olan "siyaset yapmak" da tam bu noktada devreye girer işte...

Bir zamanların karar vericileri, işte o bir milyon hesap kitabın dışında kalan ve kontrol edemedikleri birtakım parametreler yüzünden, farkında olmadan bizzat kendilerinin de nasıl öleceklerine karar verirler...

Siyasetin gerektirdiği şeyler gerçekleşir ve hepimiz suskun kalırız...

2 Ekim 2007 Salı

Marketing to Muslim Consumers in Turkey...



Until recently, many multinational companies have chosen not to segment the market on the basis of religion. However, recent developments such as McDonalds starting to sell halal chicken in one of its London restaurants and IKEA offering Muslim employees in the USA IKEA-branded hijabs suggest that this situation might be changing.

The worldwide Muslim population is around 1-1.5 billion, we can only make an estimate on this figure as some countries don’t keep a record of religious affiliations. This is approximately one fifth of the world’s population, a significant market with specific needs that marketers can’t afford to ignore. However, even within the Muslim population, there are differences in preference due to nationality, social class and the degree to which the faith is followed.

Turkey a country of contrasts
An interesting country to look at when considering marketing to the Muslim consumer is Turkey, a secular country yet predominantly Muslim country (98 percent of the population are Muslim). As a European Union candidate country, Turkey is currently going through a period of immense reform and economic growth. This is causing some interesting effects in daily economic life and consumption habits.

A situation that recently caused a great deal of discussion in the Turkish media was the case of a dinner held by the Minister for Internal Affairs, a devout Muslim. At the end of the meal, the Minister was furious to discover that wine, which is forbidden, was used in the preparation of his meal. However, the furore and debate that this caused in the media is all the more interesting when you consider that the consumption of alcoholic drinks in Turkish out-of-home venues grew by 35 percent during the first half of 2007.

According to a TGI Turkey 2006 report, 48 percent of Turkish people said that they definitely agree with the statement "Religion plays an important part in my life". In another survey conducted for the BBC* 91 percent of Turks interviewed said "We are religious people". However, 85 percent believe that someone who does not pray or practice Islamic rules in their daily life can still be a Muslim.

Conservative but conspicuous
Whilst Turkish culture is undergoing a period of intense and exciting change, there is a tension between global capitalism, democratic humanitarian values and Islamic principles as the nation attempts to determine its role in the international arena.

As certain segments within the politically active and religious sections of the Turkish population become wealthier, an Islamist “merchant class” with conservative values and a taste for conspicuous consumption has begun to emerge. One sign of this is an increased interest in fashion, especially amongst upper-class, urban, well-educated, young Muslim women. Islamic clothing stores, fashion shows, fitness and beauty centers have become commonplace across Turkey as the market attempts to capitalize on this new opportunity.

In the last two decades, this emerging urban Islamic consumption behavior, in part opposing and in part imitating secular consumption practices, has resulted in some interesting new developments. One example is the new five star Islamic summer resorts which offer alternative vacations to religiously sensitive upper and middle classes. On these faithful, but expensive beaches, men and women swim in separate sections, the women wearing a "haşema" — a fully covering overcoat and swimsuit.

The demand for Western goods
Although religiously sensitive members of the upper and middle Turkish classes appear to be rejecting modern Western ideas in the name of traditional values, they are still willing to spend money on Western lifestyle goods. As well as tuning into Islamic radio and TV channels, they also watch CNN and MTV, wear jeans, drink Coke, rely on modern technology and are embedded in global political and economic relations.

It might have been expected that, as people move from rural areas to urban centers, their consumption habits would change, becoming more receptive to Western consumerism. However, this has not been the case in Turkey. Strong religious networks provide support to the new migrants and heavily influence their lifestyle and consumption habits, with local leaders of the groups often suggesting where they should shop.

The new merchant class in Turkey is, for the moment, relatively small and so the majority of Muslim consumers can only pursue a modest and traditional lifestyle. The lower-class, less-educated Muslim consumers intrinsically tend to reject European and American brands, instead preferring to consume Islamic-related equivalents, for example they buy Cola Turka rather than Coca-Cola.

Conclusion
It is clear from briefly considering the differences amongst Muslims in Turkey that the Muslim consumer here is not a homogeneous grouping. Although there are many different sects in Islam, Muslims share certain similar preferences which should be taken into account when positioning goods and services. As many of the countries that are currently forecast to experience significant economic growth have a substantial Muslim population, it is essential that marketers consider these preferences rather than risk alienating a potentially valuable market.


Original article is available here...

16 Eylül 2007 Pazar

10. İstanbul Bienali, AKM - Taksim...

Bienal'in Taksim AKM'deki bölümünde, belki de en ilginç şey, Xu Zhen'in "8848–1.86 Everest'in Kesilmesi" işiydi:

Everest Dağı’nın en üst 1.86 metrelik kısmı, ekibi zirveyi keserken gösteren bir video ve dağ tırmanış araç gereçleri, hepsi birarada...

Tabii ki bir de Vahram Aghasyan'ın "Hayalet Şehir" resimleri: Ermenistan'da 1988 yılındaki bir depremden sonra Sovyet Hükümeti, evsiz kalanlara yardım etmek amacıyla Mush adında yeni bir yerleşim bölgesi inşa etmeye başlıyor ama bu yeni şehir bir türlü bitirilemiyor...

9 Eylül 2007 Pazar

10. İstanbul Bienali'nde İlk Gün...

Konu başlığı "İyimserlik" olan Bienal'in ilk gününde Antrepo No. 3'te hoşuma giden işlerden bazıları...

Tabii ki devamı gelecek... :)

5 Mart 2007 Pazartesi

Çöldeki Prens...



göç etmeyen yabani kuşlar misali
rüzgarda sürüklenirdi kökleri olmayanlar
uzun zamandır tek eğlencendi bana inanmamak
kafan karıştığında refleksleşir gafletler
en güzel su hayalini sen içerdin içindeki çöllerde
içtiğin su akardı mektubundan yüreğime
çölünü güzel kılan aradığım kuyuyu gizliyor olmasıydı

baktığım her şey birgün öleceğime kanıt
beni reddeden şey bir basit yanıttı
sorularım gizli aşk davetleri

ve içimde ayışığında altın gibi parlayan
iyi niyetli zehirli yılan
tüm bilmeceleri çözerdi

oysa olmamalıydı, hani gitmiştin artık
bir yere doğru giderken, durduğun yerden mutlu
neredeyiz diyerek nereden geldiğimizi sorardın
çok korkar kendimi burada bulurdum

hep gündüz olurdu sen istediğin sürece
oysa ben talihsizliklerimin ciddiye alınmasını isterdim

şimdi bir hikayeyle ödüyorum geçmişimizin bedelini
"sanırım yalnızca senin gülen yıldızların olacak"
anlamışsındır, ölmüşüm gibi yapıp ölmeyeceğim
deliler gibi merak ediyorum
şimdi nasılsın?


Temmuz 1997 - Haziran 2004

10 Şubat 2007 Cumartesi

Postmodern İlişkiler...



-Meraksız çocuklara açıklama-
Son yirmi otuz yıldır hayatlarımızın üzerinde gri renkli bir hayalet gibi dolaşan postmodernizmden hiç de hoşnut değilim açıkçası...
Özellikle de insan ilişkilerine, değer yargılarımıza ve "sosyal hayattaki ahlak" anlayışımıza olumsuz etkileri olduğunu düşünüyorum. Çünkü,

1) Arkadaşlıkları, evlilikleri ya da iş hayatındaki ilişkileri "fast food" mantığıyla yaşamak, postmodernizmin en çarpıcı özelliği... Bir şeyi "öylesine" yapıyormuş gibi görünmenin, gerçekten o işin hakkını vererek yapmaktan daha kolay olduğunun fark edilmesiyle yaygınlaşmaya başlamış bir trend bu...

2) Sorumluluk ve sahicilik gibi kavramların demode ilan edilmesinin ardından "in" hale gelen "dostlar alışverişte görsün" mantığıyla hayata bakmak da, başka bir tipik özelliği...

3) Özel hayatın gizliliğine saygı duymak diye bir kavram da yoktur postmodern ilişkilerde. Herkes herkesin ıcığını cıcığını öğrenmek ister ve hatta kendisininkileri de ifşa etmek ister... Bir tür "vitrinde yaşamak isteği" yönlendirir ilişkileri...

4) Ve nihayet, argodaki karşılığını "ben yaptım, oldu! Yersen kardeşim!" biçiminde bulan bir bakış açısının, tüm sosyal ilişkilere yansıması durumudur...

Ama tabii ki bu postmodernizm denilen şey de gökten zembille inmedi hayatımıza. Tamamen bir etki-tepki mekanizması yüzünden, kaçınılmaz biçimde yaşandı bu gelişmeler...

31 Ocak 2007 Çarşamba

Uykusuzluk...


Herkes aynı dünyaya uyansa da, uyku herkesi kendine ait bir dünyaya götürür...

30 Ocak 2007 Salı

Kan Uyku...

zor seçim...

bir biz varız güzel öbürleri hep çirkin
bir de bu terli karanlık
sonra bir şey daha var muhakkak ama adını bilmiyorum
nereden başlasam sonunda o ışıkla karşılaşıyorum
yarı çıplak utanmaz bir kadın resmini aydınlatıyor
akşam oluyor ya bir türlü inanamıyorum
oturmuş iri yapılı adamlar esrar çekiyorlar
daha bir aydınlık olsun diye içtikleri su
sarı toprakdan testileri güneşte pişiriyorlar

bir korkuyorum yanlız kalmaktan bir korkuyorum
gündüzleri delice çalışıyorum geceleri kadınlarla yatıyorum

sonra birden büyümüş görüyorum ağaçları
kısrakları birden yavrulamış
havaları birden güneşli

kadınlarla yattığım yetse ya
bir de kadınlarla yattığıma inanmam gerekiyor

hoşlanmıyorum


- Turgut Uyar -

29 Ocak 2007 Pazartesi

Gregory Bateson ve Schismogenesis...


Gregory Bateson’ın 1959 tarihli "Minimal Requirements for A Theory of Schizophrenia" isimli yazısında ortaya attığı, “ayrılarak yeniden doğmak” anlamına gelen bir terim “schismogenesis”... Bir ilişkide muhattabımızı bizden uzaklaştıran feedback’ler vermeyi, kapsama alanı sistematik biçimde genişleyen bir spirali andıran bilinçli davranışlarla sürdürerek, kendimize nefes alabileceğimiz yeni bir yaşam alanı açmak çabasını anlatır...
Örneğin birisine bağlanmaktan korkan kişi ile terk edilmekten korkan muhattabı arasındaki klasik trajik ilişki, schismogenesis’in yaşanabileceği elverişli bir zemindir: Tarafların birbirlerine yakınlaşmak için yapacakları her hareket, bir içine kapanma ve panik atakla cevaplanır... Fakat “ters işleyen schismogenesis” ise, tarafların birbirine sırılsıklam aşık olmasıyla sonuçlanır...


Labunyaca...

Travestilerin güvenlik amacıyla icat ettikleri ve kendi aralarında konuşurken kullandıkları özel bir dil bu... Ayrıca İstanbul'un çeşitli semtlerinde, "bıçkın kenar mahalle delikanlısı" tabir edilen bazı erkekler de, yabancı birisinin yanındayken ya da poliste nezarethanedeyken, kendi aralarında bu dili kullanırlar... Yaklaşık 400 - 500 kelimeden oluştuğu tahmin edilen Labunyaca’da gizlilik esastır: Sözcüklerin büyük çoğunluğu hiçbir kaynağa dayanmaz, yani kafadan uydurulmuştur. Öte yandan az sayıda Romanca (Çingenece) sözcük de içeriyor...

28 Ocak 2007 Pazar

Önyargı...


Bir bakışta gözlerinle anında hüküm verdiğin bir insanı yargısız infazla dışlayıp yok saymak, en yaygın refleks şu anda: "Dillerini" anlayamadığımız insanları küçümsüyor ve harcıyoruz! Kapalı sistemin rehaveti, yeni iletişimler kurmamızı sağlayacak risk alma cesaretimizi alt ediyor... Merak duygusu, hepimiz tarafından üvey evlat muamelesine mahkum ediliyor...
Bu ülkede haksızlığa uğramışlık duygusu ve "kurban kültürü" çok yaygın. Bu yüzden de, adaletin tecellisi ve haksızlığın giderilmesi ihtimali, neredeyse piyangoda büyük ikramiyenin çıkması umuduna dönüşüyor. Herkes birbirini şikayet ediyor, ihbar ediyor ya da imkanı varsa cezasını kendisi veriyor. Az kötüyse, adalet dağıtma işini kendi üzerine aldığı için, çok kötüyse de "Ya tutturursam!?" mantığıyla davrandığı için, kendi yenilmişliklerinin / başarısızlıklarının / art niyetlerinin bedelini başkasına yıkmak için fırsat kolluyorlar...

Konsantrasyon...

Kitap okumak, insanı tek başına bir sessizliğe gömer. İnsan kendini bulur: Batılı anlamda "birey" böyle doğar...

Etkileşim Tasarımı...


"Cultural and Social Aspects of Interaction Design & Information Architecture" meselesi üzerine mesai harcayacak herkesin İtalya'daki Ivrea Institute'dan haberdar olması gerektiğine inanıyorum...
Kısaca özetlemek gerekirse, Ivrea iyi işleyen bir etkileşim modeli tasarlamanın zorlukları üzerine diyor ki:

1)Dilini anlayamadığımız her şeye ve herkese önce mesafeyle bakıp sonra da umursamamak gibi bir içgüdü geliştirmiş olanların da bunda kabahati yok değil tabii ki.Normal insanlar olarak, birçok tasarlanmış ürünle iletişim ve etkileşim kuramıyoruz.

2)Kullanım değeri ve mesaj değeri:Geleneksel endüstriyel tasarım, bir ürünün işlevselliğiyle ve bir eşya olarak taşıdığı görünümle uğraşır: Etkileşim tasarımının ise daha başka noktalara da vurgu yapması kaçınılmaz:

Söz konusu tasarım ürünüyle birlikte yaşadığımız deneyimlerin ve “paylaşacağımız davranışların”, gündelik hayatımızın kalitesini artırabilir olmaları gerekir.
Hayatımızı kolaylaştıran, hayatımızın kalitesini artıran ve hayatımızı biraz daha anlamlandıran bir iletişim deneyimi yaşamak, etkileşim için iyi bir tanım.Bunlar da bizi yeni bir estetik anlayışına götürüyor: Yani tasarımın adab-ı muaşeretine: Görünümün olduğu kadar, kullanımın ve yaşanılan deneyimin de belirleyici olduğu yeni bir tasarım estetiği…

Hayat ne tuhaf, vapurlar filan...:) Eylül 2001'de YKY Sanat Dünyamız dergisinin internet özel sayısına yazdığım "Dondurulmuş Konuşma" makalesi vardı tabii ki, "Bilgi Mimarisi ve İnternette Etkileşim Tasarımı" hakkında derli toplu yazdığım ilk yazıdır...

Object of Desire...

J. P. Sartre'ın "being and nothingness"da anlattığı bir "utanç tanımı" üzerine düşünüyorum kaç zamandır: "nesneye dönüşmenin utancı"...

"Belediye bahçesinde, kestane ağaçlarının uzandığı yoldan, ortasında bir heykelin yükseldiği yeşil bir çimenliği seyretmekteyim. Bunların tümü benim için varlar. Ama bakıyorum, başka biri gelip orada duruyor ve beni de içine alan bir görünümü göz altına alıyor. Benim için gerçek dünya olan benim tasarımım, hemen çözülüp dağılıyor ve bu çözülmeden doğan öğeler, yeni gelenin çevresinde dolanıp birleşiyor: şimdi artık ne varsa, hepsi onun için var, bu nesnelerin tümü de benim görmeme olanak bulunmayan yüzlerini bir başkasına göstermekteler. Bir başkasının malı olmak için dünya beni tepip gitmekte...

Ne var ki, başkası dünyayı benden ayırıp götürmekle de kalmaz, benim gerçek benliğimi, yani olmayı aklımdan geçirdiğim varlığı da rüzgara katıp götürür. İlkin, beni yargılar ve hakkımda bir fikir edinir. Elbette bunu benim düşündüklerime göre değil, bedenime, o anki durumuma ya da daha çok geçmişime göre yapar. Başkası için ben, ne ise ya da o zamana kadar ne oldu ise ancak o olan bir "kendinde"ye indirgenirim. Çünkü onun benim hakkımda edindiği fikirde, benim olmak istediğim şey, ki bu benim varlığımı oluşturur, kesinlikle göz önünde tutulmaz. Üstelik eğer ben kendimi savunmaya geçmezsem, o ne olmamı isterse o olurum. Bakışı beni sarar sarmalar ve özne olan benden bir nesne, bir araç yaratır; kendisine bakan herkesi taşa çevirme gücünü taşıyan gorgone gibi. Onun çevresinde, tasarılarının gereçleri ya da engelleri gibi dizilip örülen, sadece çimenlik, heykel, bank ya da duvar değil. Ben de kendimi nesneler arasında yerini almış, başkalarının ereklerini gerçekleştirmek yolunda bir araç ya da bir engele dönüşmüş olarak görürüm:

İşte buradan bir utanç doğar. Bir nesne olmanın, yani başkası için bağlanmış ve katılaşmış, değerini yitirmiş bir varlıkta kendimi tanımanın duygusudur bu...
Utanç, şu ya da bu yanılgıya düşmüş olma durumunun ve olduğum şeyi olabilmek için başkasının düşüncesine gereksinme duymam olgusunun verdiği kendine özgü bir düşüş duygusudur."...

Punishing Kiss...


No one is worried about something he is not aware of. Voluntary exile and living with rituals. Denial of mutual progresses… (Delmore Schwarz) Why and how does one direct cerebral violence against him? Deserved arrogance versus malevolence?.. Coexistence of driving and restraining forces shapes the nature of any change. (Kurt Lewin) Temporary equilibrium between contrary bodies can be utilized... Where does the benevolent power of my hazards come from?.. To what extent am I supposed to rely on unpredictable similarities?.. At least, the fear of death is a lack of imagination. That seems to be the phrase I was seeking for a while: Imbalanced Improvement. A tool to stake my claim how shallowly things are perceived... Take me away from generous promises never meaning to keep.. I think I am one of those geeky creeps who sees his future in examining the cognitive chaos and one-person crowds in flux. Now I listen to Ute Lemper's album "Punishing Kiss". Great tunes that help my voidness.

17 Ocak 2007 Çarşamba

No Lady Godiva...


12 yıl önce Kaş'ta bir söğüt gölgesi altında oturup da, sevgili Hilmi Tezgör'den ödünç aldığım "American Verse" kitabından çevirerek, Metin Celal vasıtasıyla Varlık dergisine gönderdiğim o güzel Bukowski şiiri, yeniden çıktı karşıma bugün...

9 Aralık 2006 Cumartesi

Kaçırdığın Gözlerinde...

düşman kardeş

gözlerim kararır alımlı göklerinde
ne bakışlarım ne dilimdeki söz elverdiğinde
ilk duvara silerdim elimde eriyen gecenin izlerini
böyle anlarda sevdim kendimi
dünyanın zirvesindeki uykuya yumuşak iniş yapana değin

ayakta kalmak ne zormuş diye inler
bir küçücük tanrıcık gibi titrerdim gönüllü
düşman kardeşim seçtiğim korkular
ilk kez kaçırdığın gözlerinde meşrulaştılar

gençlik günlerimizi hatırladım birden
odamda boğulan adamın son dileği
teras gülünün damdaki kediye aşkı
kimse bizden cesur değilken tutulmuştum sana
gençliğime gün biçen cansuyumdan içen
bedel olması umuduyla beslediğim
vahşi hayvan misali gönlümde

dokunduğumda yarına dair yalanlarına
iz bırakmayan bir elveda gibi resmin yer aldı duvarımda

solumayı öğrenen ölü asaletiyle
geceler kurban almaya devam ediyor şimdi


Kasım 1996 - Haziran 2004

Hagia Sofia: Landmark of Istanbul...

25 Kasım 2006 Cumartesi

İddialı ama aciz...

pretentious
Bir şeyi seviyormuş gibi görünmek ve durumu idare etmek, gerçekten sevdiğini açıkça söylemenin yerini aldığından beri, mutsuzluktan gebermemek için kendini ve başkalarını kandırabildiğine inanan milyonlarca insanın içine düştüğü genel ruh hali...
"Yangında ilk yakılacak şey, beğenilme arzusudur" cümlesini söyleyemediği, taşın altına elini sokma cesareti gösteremediği için, hep başkalarının yaptıkları üzerine ileri geri yorumlar üreten kifayetsiz kişilik hali...

23 Kasım 2006 Perşembe

Akıllı Kadın...

Tomris Uyar
"Akıllı kadın dostlar daha zor bulunuyor. Akıllı kadınların çoğu saldırgan ve kılçıklı nedense. Güzel başlayan, içtenlikle sürdürülen ilişkilerde yaya bırakıveriyorlar sizi. Erkeklerle daha kolay dostluk kurmam bu yüzden sanırım. Geldiğimiz ayrı dünyaların sınırında, kısa bir süre için bile olsa ortaklaşa bir dünya kurabiliyoruz."

- Tomris Uyar - Gündökümü, 1975...

21 Kasım 2006 Salı

Anlayamadıkların hakkında efsaneler yarat!..

Create a legend around it
"Alphaville" isimli film üzerine Godard şöyle buyurmuş: "Kimi zaman gerçeklik, sözel iletişime elvermeyecek kadar karmaşıktır. Ama o gerçekliğin etrafında bir efsane yaratırsan ve ağızdan ağıza dolaşmasını sağlarsan, başlangıçtaki karmaşık durumun çok sayıda insan tarafından anlaşılmasının da yolu açılmış olur"...

20 Kasım 2006 Pazartesi

Ateş Burçları...

Mars, the god of war, met Venus, the goddess of love, and smitten with her found his blood heated for the first time not by the promise of the grim triumphs of battle but by the promise of, ...well, you know.
Birinci ateş burcu olan Koç, savaş tanrısı Mars tarafından yönetilir... Şiddetli tepkiler vermeye hazır, fazla enerjik, yayılmaya meraklı, kontrol edilmesi zor ve yıkıcı nitelikleriyle, tıpkı ateş gibidir Koç burcu... Efendisi Mars ise, bireyin bilincinin ve onu diğer insanlardan ayıran özgün doğasının sembolüdür...

Aslan ise, daha kontrollü, somut bir hedefe daha fazla kanalize olmuş, düzenli bir parlaklık seviyesiyesine sahip ve yanına yaklaşanları yakmaya değil ısıtmaya eğilimli bir ateşe benzer... Gurur, haysiyet ve hayatta kalma gücüyle dikkat çeken Aslan burcu, Koç'un biraz daha uysal halidir...

Hata yapma riskini göze almadan hedefi vurmayı önemseyen Yay burcu ise, Koç ve Aslan’ın özelliklerine sahiptir yine, ama daha rafine edilmiş ve biraz "evcilleştirilmiş" bir haliyle... Koç ve Aslan’ın güçlü egosantrik enerjileri, Yay söz konusu olduğunda daha ruhani ya da ilahi boyutlarda kendini belli eder...

18 Kasım 2006 Cumartesi

Taşralı ve Şehirli Arasındaki Farklar...

1) Bir şehirli, ilk kez ziyaret ettiği başka bir şehirde insanlardan önce binalarla ilişki kurmaya bakar. Orada yaşayanların ortak geçmişlerini, ortak değerlerini bir bakışta ele verir çünkü binalar...
Bir taşralı ise, geldiği şehrin ne gibi değerler üzerinde yükseldiğini düşünmediğinden, binaları, mimariyi görmez bile. Yalnızca gününü kurtarmak kaygısıyla, sokaktan geçenleri önyargıyla ve sinsice seyreder. Yanaşabileceği bir liman (hemşeri) arar kendine...

2) Hayatınızda ilk kez gittiğiniz bir köyün sokaklarında on beş dakika dolaşın, birazdan tüm köy halkı sizin hakkınızda dedikodu yapmaya başlar...
Ama hayatınızda ilk kez gittiğiniz bir şehrin sokaklarında on beş dakika dolaşın, hiç kimse sizi umursamaz bile...

TV ve İnternet Arasındaki Fark...

Bir toplulukla müdahaleye açık ve kişisel bağlantı halinde olduğumuzu hissettiren internet, eğlenirken keşfetmeye çalıştığımız uçsuz bucaksız bir sahada hem avcı hem de av olma haline benziyor...

Başı sonu iyi kötü belirli bir toplulukla eşzamanlı olarak aynı şeyi “seyretme ve duyma” deneyimini yaşadığımıza dair bir inanç hissettiren TV ise, bir kalabalığın içinde pasif ama güvende olma halini çağrıştırıyor...

İnteraktif olsun ya da olmasın, bu halleri sürdürmek, yani bu “biçimde” davranmak, duyularımızın uzantısı (The Extensions of Man) olan bu her iki mecrada da içeriğin yerini alıyor: “The medium is the message” bir kez daha yüzümüze bilmişçe gülümsüyor...

Sessiz Şiddet ve Dayanışma İlişkisi...

Bir gruba gaz vererek, aralarında sürekli ve heyecanlı bir aidiyet çerçevesi tanımlamanın en kolay yollarından biri de, onlara kolayca alt edebilecekleri bir düşman göstermektir...
İşte bu nedenle, ister çalışırken olsun ister eğlenirken, "bizim gibi davran(a)mayanları ve bizim gibi ol(a)mayanları” önce dışlamakla başlayıp sonra da onlardan nefret etmeye kadar uzanabilen hikayeler, sık sık vizyona giriyor gündelik hayatta...

Kaçınılmaz rekabetlerden her yorgun düştüğünde, önce ruhunu sonra da vücudunu dinlendirmek ve "yoksunluklarına" çözüm bulmak isteyen her insan, "tanıdık ve risksiz" olduğuna inandığı aidiyet duraklarına sığınır haliyle: Ama ağır eşitsizliklerin sürdürülmesi üzerine kurulu bir düzenin sarp duvarlarına çarparak yaşayan bizler, bu kez kendi aramızda bir tür "yatay şiddet ve yapay seleksiyon" mekanizmasını işletmeye başlarız: Gündelik hayatımızın önemli bir bölümünde, kendi meşrebimizce, gücümüzün yettiğine ayrımcılık uygularız!..

Oysa gündelik hayat içerisinde birisinden bizim gibi davranmasını beklemek ya da "kendisini" bizim dilimize tercüme etmesini istemek, "fiziksel olmayan, sessiz şiddet"in ve hoyratlığın dikalasıdır.

Bazı ortak hoyratlıklar davranışlarla değil, sessiz tercihlerle sergilenir ki, sonradan ağızdan ağıza dolaşıp ortak bilinçaltında birikerek önyargıları oluştururlar... Neredeyse organize hale gelmiş, yazılı olmayan yasalar gibi olağan kabul edilmiş bir bakış açısı var:
Böylesine "sessiz şiddet"leri umursamazlık ve göstermelik şikayetler yoluyla geçiştirerek, aslında doğal karşılamak.

Tamam, sistem, doğası gereği, adaletsizlikler ve eşitsizlikler yaratmak zorunda, ama gündelik ilişkiler de bu kadar hoyratça yaşanmak zorunda değil...
"Toplumca onayladığımız şiddet türleri"ni sıralamaktan daha önemlisi, "tanımayı" reddettiğimiz insanlara / gruplara sessizce hayatı dar etme alışkanlığımızı masaya yatırmak galiba...
Karşındakinin haklarını tanımamakta ve kayıtsızlıkta ısrar etmek, zamanı gelince şiddete zemin hazırlayacak bir yolu "bizim çocuklara" olağan ve meşru gösterebilmeye yarıyor çünkü...

Şiddetten uzak durmaktan değil, ona karşı mücadele etmekten bahsediyorsak eğer, "mevcut egemenlik ilişkilerinin tekrarlanmasına bir de ben hizmet etmek istemiyorum" demek, iyi bir başlangıç noktası olabilir mesela...

"Bizim gibi olanlarla paylaştığımız dayanışma sığınaklarını fazla önemsemek" ve "sistemin dayattığı eşitsizlikler karşısında kendimizi fazla değersiz bulmak" arasında gidip gelen çelişkili ruh halleri içerisinde yaşıyoruz, ama bir yandan da, aidiyet çerçevemiz dışındakileri, kendi yoksunluklarını yüksek sesle dile getirdikleri için hoyratça yargılıyoruz... Bize benzemeyenleri, bizim gibi düşün(e)meyenleri linç etmeye hazır bekliyoruz:

Dışlanmışlık ve yoksunluk duygusunun yarattığı sıkıntıya karşı kendi meşrebimizce adalet inşa etmek çabası, yatay şiddetin temel sebeplerinden birisi, şehir kovboylarının da biricik eğlencesi...
Muhabbet etmekle linç etmek, birinden diğerine atlaması çok kolay teğet düzlemlerde yaşanıyor bu ülkede: Etkileşim ve eğlence, rahatça şiddet doğurmaya evrilebiliyor...

Kim bilir, belki de kendimizle ilgili ısrar ettiğimiz bir şey yanlış... Ve her türlü kör ısrar, yine kolayca "fiziksel olmayan şiddet"e dönüşebiliyor...

16 Kasım 2006 Perşembe

Tasarım Kültürü ve "Mesafeli Tutku"...

Walter Benjamin
Bu ülkede tasarım kültürü yok” diyen tasarımcıları anlayamıyorum... Ayaklarını yere sağlam basarak üzerinde yükseleceği zeminler yeni yeni olgunlaştığı için, yavaştan ve derinden de olsa, tasarım kültürü bu ülkede de gelişmekte olan bir şey...

Belki de, bir tasarıma müşteri yaratmak nereye kadar tasarımcının ödevidir, önce bunu düşünmekte ve bir yaratıcı fikrin sanattan sanayiye transfer olma aşamalarına bakmakta fayda var...

Tasarım kültürünün üzerinde yükseleceği zeminlerden ilk akla geleni, “endüstrileşme bilinci” galiba... Çünkü “bakınca ilginç gelen” bir obje ya da hizmeti üç beş tane zenginin birbirine hava attığı bir nesne olmaktan çıkarıp piyasada dolaşıma sokarak, binlerce insan tarafından satın alınabilir “arzu nesneleri” hale getirmek için, en azından, seri üretim - dağıtım - pazarlama üçgenine sermaye koyacak birileri gerekiyor öncelikle...

Bir sanat yapıtının bir “ürün”e dönüşmesi meselesine cidden kafa yormak isteyenlere, Walter Benjamin’in bundan yetmiş küsur yıl önce yazdığı “Tekniğin Olanaklarıyla Yeniden Üretilebilirlik Çağında Sanat Yapıtı” makalesiyle işe başlamalarını öneriyorum: Onun “algılama biçimlerinin değişmesi” üzerine anlattıklarını, örneğin yıllar sonra, piyasanın dayatmasına refleks olarak bir ahlaki sorumluluk bilinci geliştirmek isteyen tasarımcıların “First Things First 1964 - 2000” manifestolarıyla karşılaştırarak yeniden düşünelim...

Bence, yaşam kalitesi ve tasarım kültürü arasındaki “karşılıklı istek yaratma ve birbirini yok etme ilişkisi”, biraz “huzur ve entropi ilişkisi”ne benziyor galiba: Her şeyden önce, mesafeli tutkulara sahip olmayı gerektiriyor...

Gündelik Hayat ve Ritmleri...


The Critique of Everyday Life...

"Günümüz toplumunda insanlar kendi hayatlarına ilişkin programlanmış bir öz-düzenlemeye uymak zorunda. Daha iyi yaşama, daha sağlıklı beslenme, modaya uygun giyinme, evlerini dekore etme -kısacası var olma- yolları konusunda kendilerine sürekli ve ayrıntılı bir şekilde yol gösteriliyor.

Bunun bir anlamı da şu: Günlük hayat tamamen manipüle edilmiş durumda:
Gündelik (the everyday), yalnızca bir üretim tarzı değil, aynı zamanda toplumu yönetmenin de bir tarzı. Her iki durumda da, tekrarlamalı olanın, zaman içindeki tekrarın hâkimiyetine işaret eder. Tekrarlamalı olanın hâkimiyeti de bir hayat biçimidir. Bir sömürü ve tahakküm zeminidir. Ama aynı zamanda, insanların dünyasıyla kurulan bir ilişkidir."

14 Kasım 2006 Salı

Kedo...



Akıllara ziyan bir çizgiroman... Devam mevamı yok, sadece bir tek kitap... Altbaşlığı, "İstanbul'a Bir Masal ya da Anonim Roman"... Konusu, Çizmeli Kedi insana dönüşürse ve 1930'lu yılların İstanbulu'nda esrarengiz bir olayı çözmeye çalışırken, pavyonda çalışan bir kadına aşık olursa, diye başlıyor... Yazan çizen Şekip Davaz diye bir usta...

Namus bekçileri...

töre ve namus cinayetleri

Tetiği çeken hemen her zaman erkeklerdir tabii, ama öldürme kararının alındığı aile meclisi toplantılarına sadece erkekler değil anne, hala, elti, yenge gibi kadınlar da katılırlar. Yani "töre ve namus cinayetleri"nde ailenin diğer kadınlarının da "dolaylı olarak" sorumluluğu vardır...
Çoğu durumda, "kol kırılır yen içinde kalır" atasözü gereğince, cinayetin örtbas edilmesi için, kaza ya da intihar süsü verilip komşulara bu biçimde anlatılması için bir "gizlilik anlaşması" da yapılır bu toplantılarda...

"Namusumuzu temizlemeliyiz" inanışı, aslında komşuların diline düşmemek, dedikodulara ve alaylı laf sokuşturmalara karşı güvence kazanmak uğruna, "aileden olmayanları" susturacak bir diyet ödemek saplantısından ibarettir...

Töre, insanlara "aykırı hareket" şansı tanımayan bir "mesafesiz iletişim ve ikiyüzlü huzur" yasasıdır:
Mesela şehirde, yan dairedeki birisinin özel hayatına ilişkin dedikodular ayyuka çıksa bile, hiçbir "gönüllü ahlak dedektifi" kapıyı çalıp da komşusuna hesap sormayı aklına getirmez, alacağı cevap "Sana ne?" olacaktır haliyle... "Mesafeli iletişim"in şehirli hali, kendilerine "namus bekçiliği"ni yakıştıranları, bu meraklarını "gönüllü yerel magazin muhabiri" şeklinde icra etmeye yönlendirir: Kıyasıya dedikodusunu yaptığınız komşunuzla ilişkinizin huzur içinde devam etmesi, aranızdaki iletişimin "mesafeli" ve ikiyüzlü olmasıyla sağlanır...

Oysa iletişimin kırsal bölgedeki "mesafesiz" hali, her gün yüz yüze yaşayan insanların birbirlerine "Sana ne?" demesini engellediğinden, aslolan cemaat içi ilişkilerdeki ortalama "yaşanmamışlık ve yoksunluk" seviyesinin korunmasıdır: Aile meclisini toplanmaya yönelten şey biraz da, başkalarının bilmiş-meraklı bakışları ve doyurulmayı bekleyen kıskançlıklarından yansıyan ağırlıktır...

Kapalı cemaatleri birarada tutan ikiyüzlülük ağacının kökleri, "seçilmiş" kurbanların kanının kuytu köşelerde toprağa akıtılmasını sessizce seyrederek beslenir...

Kırk yaşından sonra delirmek...

histeri
O yaşına kadar pek fazla kayda değer delilik emaresi göstermedinse eğer, bundan sonrası için de küçük bir ihtimaldir bu... Adam olacak deli gençliğinden bellidir, delilik bir "karşılıksız merak" meselesidir çünkü...

Öte yandan, normal gündelik hayatımızda delilerle en çok karşılaştığımız yerin karikatürler olması da bir rastlantı değil. Çünkü olgunlaşmak ya da iyice abartıp kırk yaşında ak sakallı deli dede olmak demek, "sense of humor" denilen şeyin, yani başta kendin olmak üzere her şeyle dalga geçebilmek yeteneğinin gündelik hayata yedirilmesi demek zaten... Bizim kuşağın "abi" dediği en akıllılardan Terry Eagleton'ın "İnsan ölümlü olduğu için ironik olmak zorunda" demesi boşuna değil...

Gülmek ve gülünç olmak, her ikisi de bir kırılma noktasıysa ve mesela espri uğruna o anda "biz"den olmayan birilerini harcamak, birilerinin salaklığını tescillemek ne kadar mümkünse, deli karikatürlerinde konu mankeni olmayı bir tür "umursamazlık deklarasyonu" olarak algılayıp deliliğe devam etmek de o kadar mümkün galiba...

Bazı gerçekler sadece delilerden öğrenilir, başka kimse rahat yerinden kalkıp da söylemeye tenezzül etmez...

Aslolan, genç yaştayken de gerçekleri sıkıcı olmadan anlatabilmek, normal gündelik hayatta kırılma noktaları yaratabilmektir: Adam olacak deli, gençliğinden bellidir...

13 Kasım 2006 Pazartesi

Tek tekçi meyhaneleri...

Eski Pano
Kimilerinin "koltuk meyhanesi" diye de bildiği ve sayıları hızla azalan alkol yükleme istasyonlarıydı "tek tekçi meyhaneleri": Oturma teşkilatının pek olmadığı, birahane tezgahı gibi şeylere dirseğini (koltuğunu) yaslayıp ayakta takılarak, bir iki tek atıp işine gücüne geri döndüğün yerlerdi...

Şimdilerde Galatasaray'da Pano Şarapevi denilen yer mesela, 1994 Temmuzu'nda kapanmadan önce, yine Pano adıyla bilinen böyle bir meyhaneydi... İçeri girdiğinde, eski bir gazetenin yarım sayfasını yırtarak, bir su bardağıyla birlikte önüne koyarlar, böylece sana "servis açmış" olurlardı...

En çarpıcı özellikleri 24 saat açık olmalarıydı. Sabahın altı buçuğu gibi absürd bir saatte açık tekel bayisi aramak gibi ihtiyaçlara karşı bire bir ilaç mekanlardı...

Müşterilerinin çoğu erkekti tabii, ama tek tük de olsa 40 - 50 yaş üzeri kadınlara da rastlanırdı... Mesela Pano'daki müdavim bir teyze, "Evladım, biliyor musun, ben falanca şairin / filanca yönetmenin eski sevgilisiyim" diyerek sana her gün başka bir hikaye anlatır, bu muhabbetin karşılığında da kendisine bir içki ısmarlamanı beklerdi...

Bir de Tünel'den aşağı inen Yüksekkaldırım'da, hem de caminin karşısında, öyle bir yer vardı ki, "Özgün Mekan Tasarım Nobeli" gibi bir ödülü hak ederdi kesinlikle: İlk bakışta, marangozların ve pulcuların arasına sıkışmış sıradan küçük bir dükkan gibi görünürdü... Camında "fotokopi çekilir" yazan bir levha asılıydı (içeride gerçekten de bir fotokopi makinesi vardı). Ama dükkanın vitrin tezgahında bir tepsi içinde taze hamsi dururdu (en son 1999'da gittiğimde, camidekiler koku yüzünden izin vermediği için, hamsi tava yerini çiğ köfteli dürüme bırakmıştı gerçi)...
Eğer dükkanın sahibiyle muhabbetin varsa, on metrekarelik bu ön bölmeyi geçip, kilimden bir perdeyle gizlenmiş arka bölmeye geçtiğinde ise, duvara asılmış bir John Wayne posteriyle hemen yanında ceylan resimli başka bir kilim ve yerde küçük plastik beyaz tabureler karşılardı seni...
Akşamları siyahlar giymiş yaşlı rum kadınları gelir, tek hoparlörlü bir kasetçalardan Müzeyyen Senar dinleyip çay bardağıyla rakı içerek şarkı söylerlerdi...

Tabii ki Küçükparmakkapı Sokak'taki Aspava'yı da anmak gerekiyor... Genelde arızalı işsizlerin, geveze emeklilerin ve bira düşkünü çapulcu kabadayı adaylarının takıldığı bu mekanda, sabahın kör bir saatinde bol soğanlı köfte, acılı patates salatası ve bir küçük rakıyı, iki paket Camel parasına içmek mümkündü bundan sekiz dokuz yıl önce... Akşamları Vahan Amca uğrardı mutlaka; duble rakı, şişe bira ve kavundan oluşan fiks mönüsüne davet ederdi her tanıdığını...

Bilerek seçilmiş bir yalnızlığın hem taşıyıcısı hem de sebebi olan alkol yeterince yüklendiğinde, herkes istasyondan ayrılır, evine doğru yalpalayarak süzülürdü... Kimileri de ev yolunda yürürken pusudaki gaspçı çakallara kurban olurdu...

Büyük hazırlık...

Ludwig Wittgenstein
"Nesneye dönüşmenin utancı"nı ve "sözcüklerin kullanım değeri"ni hazırlayan büyük adam...

Sözcüklerin eşyalaşması...

Wittgenstein'ın birinci dönem felsefesine göre, dil gerçekliğin resmidir, anlam ise bu resmin kendisidir. Ama Tractacus’dan sonraki ikinci dönem düşüncesinde en temel değişme, dili kavrayışında ve bu çerçevede "anlam"ı anlayışında olur...

İkinci dönemi başlatan ise “Felsefe Araştırmaları” isimli kitabıdır. Wittgenstein artık “Sözcüğün anlamı, onun kullanımı tarafından belirlenir” demektedir; günlük dili esas alarak "dil oyunu”, "uzlaşmalar" ve “yaşam tarzları”gibi kavramları öne çıkartır. Artık dil ile gerçeklik arasında bir uyum aramaz; tersine böyle bir şeyi metafizik olarak niteler.

Wittgenstein, adın taşıyıcısı nesne ile adın gösterdiği resim arasında kesin bir ayrım yapar: Adın taşıyıcısı yok olabilir, ama ad bir şey gösterme özelliğini yitirmez. Örneğin Sokrates öldüğünde "Sokrates" adı gösterimsiz, anlamsız bir sözcük olmaz. “Sözün gösterimini ve anlamını onun kullanımında aramalıdır" der... Böylece, “bir sözü anlamak" da "onun nasıl kullanıldığını bilmek, onu uygulayabilmek" haline gelir: Bunun anlamı da sözü “oyunun kurallarına” göre kullanabilmektir...
Cümlenin kendisi bir alet olarak, kullanılan bir şey olarak görülür; anlamı da onun gördüğü iştir, yani kullanımıdır... Sözcüklere “kullanım değeri” ve mesaj değeri” açısından bakıldığında ise, kullanım, mesajın kendisi haline gelir ve sözcük eşyalaşır!

"İşaret", "söz", "cümle" diye adlandırdığımız bu “dil oyuncaklarının” sayısız kullanım türleri olduğundan, bir "anlam"ı kavramak, onunla ilgili kullanım tekniklerine hakim olmak demektir.

Bir cümleyi anlamak, bazen onu bir el kol hareketine çevirmekle olur. Bildik mimiklerden süzülmüş yeni bir dil yaratmak yolunda, bazen de bir el kol hareketi bir cümleye aktarılır: "Çince cümleleri nasıl anlamıyorsak, çinlilerin el kol hareketlerini de öyle anlamayız", çünkü bu el kol hareketleri de, tıpkı sözler gibi uzlaşıma dayalı hareketlerdir ve bir anlamları vardır. Biz o uzlaşımı bilmediğimiz için -tıpkı Çince'yi bilmediğimiz gibi- hareketleri anlamayız, kendimiz kullanamayız...

Yaşama biçimleri uzlaşmalara dayanır ve "dil oyunları" ile dile gelir. Uzlaşımı bilmeyen, bu "oyun"a katılamaz. Belirli bir dilde bulunan dil oyunları, bu oyunu oynayanların, bu dili konuşanların, oyun içindeki özgün yaşam biçimlerini gösterir. Modern bir dildeki “dil oyunları”, onun yapıtaşları değil, her biri kendi içinde kapalı ilkel dillerdir.

Wittgenstein'a göre, "Dil, yolların bir labirentidir. Bir yönden gelirsin ve kendini tastamam bilirsin; aynı yere doğru başka bir yönden gelirsin ve yolunu şaşırırsın"...

Belki de işte bu yüzden, herkes anlayabildiği ve anlatabildiği kadar yaşar...:)

Hepimizin gizli mesleği...


Yoksulluktan yırtmak umudu, medyanın en acımasızca pazarladığı şeylerden birisi, tamam... Ama başkalarının felaketini güvenli bir mesafeden seyretmek de, hemen hepimizin gizli mesleği...

Kendimize yakın bulduğumuz, hayatımızda karşılığı olan trajedileri, bize zarar vermeyecek bir mesafeden dinleyip, "şükür ki ben böyle değilim" diyerek eğlenmeye bayıldığımız için, medyanın da bunu allayıp pullayıp bize geri satmaması için hiçbir sebep yok...

"Yavaşlatılmış bir ölümü gündelik hayatına yedirerek" ayakta durmaya çalışan, sanki özellikle basiretsiz olsun diye yetiştirilmiş, "gizli mutsuz" bir adam:
Türkiye'deki milyonlarca "kutsal aile" kurbanından birisi, belki de farkında bile olmadan, yalnızlığını ve iletişimsizliğini tahammül edilebilir hale getirmek umuduyla alkole sarıldı, can havliyle oynamaya başladı kendi kendine... Belki de sadece, talihsizliklerinin ciddiye alınmasını istiyordu, kim bilir...

Dediğim gibi, başkalarının felaketini güvenli bir mesafeden seyretmek, hemen hepimizin gizli mesleği...

Werther...


Genç Werther'in Acıları...

Illustration from 'The Sorrows of Werther' by Johann Wolfgang Goethe (1749-1832) engraved by Jean Baptiste Simonet (1742-1813) (engraving) (b/w photo),
Bibliotheque Nationale, Paris, France...

Kırılma noktası ve yol haritası...

1998 yılında Bilgi Üniversitesi'nde parttime (yarım porsiyon) öğretim üyeliği yaparken yaşadığım kırılma noktası ve ardından bugüne kadar gelen yol haritasının ayrıntıları, aşağı yukarı şöyleydi:

Modern Toplumda Yaşam Tarzları ve Trendler
(Kültürel İncelemelere Giriş İçin Temel Bir Yaklaşım)


• Türkiye’de 80’ler Ve 90’lardaki Büyük Değişime “Sembolik” Bir Bakış
(Nurdan Gürbilek’in “Vitrinde Yaşamak” Yaklaşımıyla):
Bastırılmış Olanın İçerik Değiştirerek Geri Dönüşü ve Özel Hayatı Olmayanlar

• Gençlik Ve Altkültürleri (İngiltere – Amerika)
(Birmingham Okulu’ndan Dick Hebdige’in Yaklaşımıyla)

• Amerika’nın Farklı Bir Fotoğrafı: Allen Ginsberg’in “Amerika” Şiirinin Analizi
• Türkiye’nin Farklı Bir Fotoğrafı: Küçük İskender’in “Türkiye” Şiirinin Analizi

• Dolaylı İletişim: İkonlar, Semboller, Şehir Efsaneleri Ve Memetics
• Yollarda Yaşamak Ve Bir Mutluluk Modeli Olarak Beatnikler Ve Zen: Beat Kuşağı Ve Zen Düşüncesinin Batılılara Vaatleri
• Hayatı Anlamlandırma Arayışında Siyasetten Bireyselliğe Geçişte Algılama, Gerçeklik Ve Bilgi Üretim Süreci

• Nihilist Estetik Ve Punk Kültürü
• Hedonistler, Omurgasızlar: Yasa, Ahlak Ve Erdem Tanımayanlar, Yavaşlatılmış Ölümü Gündelik Hayata Yedirerek Yaşayanlar

• Marcuse’den Generation X’e: Üretim İlişkilerinde Yer Almayı Reddedenler.
• Bir Dünya Görüşü Olarak Köylülüğün Can Çekişmesi
• İflah Olmaz Romantikler Ve “Yakalanmayan Suçlu” Eğilimleri
• Dördüncü Dünya: Evsiz İnsanlar Ve Yeni “Aylak Adamlar”: Yusuf Atılgan – Walter Benjamin Karşılaştırması, Gönüllü Sürgün Ve Ritüellerle Yaşamak

• Gelenekler Çözülürken: Aile İçi Dayanışma Ve Rehavet İlişkisi
• Homo Demens ve Aydınlanma Yolu:
“Sağduyulu” Düşüncenin Sınırlarını Aşmak
• Dolaylı Bir İletişim: Yaşam Tarzı Ve Eşyaların Mesaj Değeri (Roland Barthes)
• Görme Biçimleri ve Yanılsama İlişkisi
• İnsanın Nesneye Dönüşmesi
• İşaretlerin İdeolojisi Ve Sağduyu
• Hayatı Anlamlandırma Yolları
• Eğlence İncelemeleri, Oyun ve Şiddet İlişkisi, Homo Ludens
• Ruhun Gıdası Olarak Tüketim Ve “Adlandırma” Kültürü
• Ekrandaki Kültür Ve Medyanın İnandırıcılığı
• Kendi Şehrinde Turist Olmak
• Kişinin Kendisi ile Kamuya Dönük Yüzü Arasındaki Rol İkilemi
• Dilin Nedenselliğini Yitirmesi Ve “Geyik Muhabbeti”
• Gündelik Hayatın Ritmi ve Kenti Yaşamak
• Kimlik, Bellek, Beden, Cinsiyet ve Mekan

... :)

Huzur ve entropi ilişkisi...

Bu ilişki, bir tür "mesafeli tutku" durumunu anlatır, insanın çevresiyle etkileşime girdiği anları ve seçilmiş yalnızlıkları boyunca, bir "planlı sürüklenme eğrisi"ne teğet geçmesi tezine dayanır... Ve bu tez, şehir hayatını seçmiş bir meczup dervişin aşkı kadar inandırıcıdır sadece...

Her insanın içindeki "iyi kurgulanmış bir vaatin gerçek olduğuna kendini kaptırma eğilimi" ve varoluşunu sürdürme güdüsü, algılarımızdan gelen verileri dengeleyerek, o an için kabul ve tahammül edilebilir bir gerçeklik tarifi sunar bize...

Çoğu kez, bu gerçekliğin durağan değil, hareket halinde bir şey olduğunu göz ardı ettiğimizden, alışmak istediğimiz bu durumun kaybolmaya yüz tutmasından şikayet ederken buluruz kendimizi: Biz huzur ararken, karşımıza eşitsizliklerin getirdiği tedirginlik çıkar... İşte bu teğet noktasındaki "düşkırıklığı ve öfkeyi yönetebilmek becerisi"nden de yeni bir olasılık doğar: Sürdürülebilir tedirginlik ve merak ilişkisi...

En temel doğa kanunu olan "eşitsiz gelişim", pek eğlenceli bir konu değil... Zaten eğlenceyi de, eşitsizlikleri unutma arayışı olarak tarif etmek mümkün... "Kendi varoluşunun sınırlarını nereye kadar zorluyorsun?" sorusunu fazla romantize etmemek şartıyla, demek ki, başkasına yakınlaşabilmek de kendinden uzaklaşmakla başlar...

Bizim tezimiz, kibir ve eziklik kutuplarında tanımsız olduğundan, başkalarıyla birlikte yapılabilecek şeylerin sürdürülebilirlik olasılığı, gerekli kavgaları etmeden gerçekten arkadaş olunamayacağı varsayımına dayanıyor her şeyden önce... İdare edilerek geçiştirilen eşitsizlikler derinlerde bir yerde öfke biriktirdiği için, aslında birer gizli yardım çağrısı olan samimi kaprislerin ve uyumsuz beğenilerin tetiklediği kaçınılmaz kavgaların açtığı yaralardan içeri sızan temiz hava, insanı kapalı bir sistem olmaktan alıkoyar ve hayata müdahale kabiliyetini artırır...

Tamam başkaları da söylüyor, bu yüzyıl, derin düşüneni hor görmeyi öğretti bize, ama yine de alışkın olmadığımız durumlar karşısındaki acemiliği ve boşluk anlarının belirsizliğini sevmeye çalışmakta fayda var... Çünkü doğası gereği uçucu-hareketli bir şey olan huzur, yalnızca aralarında mesafe olan beklenmedik ve ayrık zamanlarda sürdürülebilir bir hal... Ve onun değerini bilebilmek için, aynı anda yoksunluğunu da önemseyebilmek gerekiyor ki, zamanda ayrık buluşmaların taşıdığı merakın olasılıkları yükselebilsin...

Planlı sürüklenme eğrisine teslim olan insan, bilinmeyene varmak uğruna bilerek incinmeyi göze aldığından, gücü yettiğince kurgulayabildiği bir eşitsiz gelişimin ihtimallerini yaşar, ümitlerini sık sık kırılma noktalarında test eder... Çünkü sezgileri ona, yeniden büyülenebilmenin ilk şartının önceki büyülerden kurtulmak olduğunu söyler...

Galiba asıl mevzu, herkesin kendine hakikatli ve mesafeli bir tutku edinebilmesi; gerisi hoş bir hayal, bir hikaye, tıpkı yukarıda anlatılanlar gibi...

İnsanlardan yorulmak...


Zamanı gelince metallerin, çelik köprülerin bile "yorulduğu" şu hayatta, sonlu varoluşumuz içerisinde bizi yoran şeylerden biri de, diğer insanlarla her etkileşime girdiğimizde kaçınılmaz biçimde yaşanan "iletişim kayıpları" sanırım...

Bir köprü, üzerinden geçmesiyle her iki tarafın da kullanım ömrünü kısaltan bir kamyonu sevemez ya da umut bağlayamaz tabii, ama biz, hayatımızın tam ortasında iz bırakarak ya da sadece sokakta bize çarparak yanımızdan geçen diğer insanlara "derdimizi anlatabilme" ihtimalimiz yüzünden, yani bu "beklenmedik etkileşim farkındalığı"nın* bedeli olarak, yoruluruz biraz da...

Örneğin, özellikle "beklentisiz ve sürprizsiz" insanlarla sadece önceden hazırlıklı olduğumuz konuşmaları yaparak zaman geçirmenin yorucu olmamasının bir sebebi de, iletişim uğruna kaybedilen enerjinin minimumda kalmasıdır...

"Hell is the other people" sözü doğruysa eğer, zaman zaman bilerek yorulmayı tercih etmek de, bedelini ödemeyi vaat ettiğimiz basit bir sorumluluk meselesidir galiba...

24 Ekim 2005 Pazartesi

Tasarımcıda olması gereken nitelikler...

- Problemleri önce analiz edebilme, sonra da yaratıcı biçimde soyutlama yaparak yeniden ifade edebilmek
- Karmaşık sistemleri görselleştirip basitleştirebilmek - Kendini kullanıcıların yerine koyarak, onların ihtiyaçlarını ve isteklerini görebilmek, olaya onların gözüyle bakabilmek.
- İnsanın ve teknolojinin hem olanaklarını hem de sınırlarını anlayabilmek
- Ahlaki, amaca yönelik, yapıcı, şık ve zarif tasarım çözümleri önererek, dünyanın daha iyi ve daha yaşanır bir yer olmasına katkıda bulunmak arzusunu içinde hissetmek.

Bugün iyi bir tasarımcı olmak için, mükemmel bir görsel eğitim almış olmanın yanı sıra, insana dair tüm bilgilerin, dilin ve kültürün yapısal açılımlarını içeren sağlam bir “merak eğitimi” de gerekiyor.

Sürreal, absürd, zeki ve eğlenceli bir oyun oynar gibi; sosyal, ekonomik ve politik etkileşimlere izin verecek arayüzler hayal etmek gerekiyor... İzleyicileriyle, yani olası müşterileriyle kurdukları iletişimde bilgi vermeyi ya da ikna etmeyi seçenler için stratejiler geliştirmek gerekiyor galiba...

Zaman sezgileri keskinleştirir ve etkileşim değiştirir, her iki tarafı da!

Bir tasarımın kullanım değeri...

Bir tasarımın kullanım değeri nasıl ölçülür?

Birinin ihtiyaçlarını önceden hayal etmek, onun somut problemlerinin en azından bazılarına çözümler önermek, olası üslup uyuşmazlıkları için B planları hazırlamak, bir orta yol bulmak, yani ömrü belli bir orta dünya tanımlamak ve o süre boyunca orada birlikte yaşamak; sonra bunu akıllıca başkalarına duyurmak ve zamanı geldiğinde susmayı bilmek: İşte iyi bir etkileşim tasarımı… Unutmamalı ki, “kullanılabilirlik” başka, “etkileşim” başka bir şey...
Burada tasarımcıya yardımcı olacak sihirli kelime, “davranış”. Ürünlerin, ortamların, objelerin, ilişkilerin davranış biçimlerini ve kullanım biçimlerini önceden kafamızda tanımlamamız gerekiyor. Kişisel üslubun ya da markasal ifadenin yansıtılması, bir yol. Öte yandan, teknolojilerin hayata yedirilmesi için çalışmak da başka bir yol.

Etkileşim tasarımı neyle uğraşır:
1) Ürünlerin biçimlerini tanımlarken, davranışlarını ve kullanımlarını hesaba katmak.
2) Ürünlerin kullanımı, insan ilişkilerini nasıl yönlendirecek ve insanların anlama sürecine nasıl etki edecek, bunu önceden tasarlamak.
3) Ürünler ve insanlar arasındaki diyalogun fiziksel, kültürel ve tarihsel bağlamları üzerine düşünmek, keşifler yapmak.

Etkileşim tasarımı, bir ürünün tasarımına şu perspektiflerden bakar:

1) İnsanların bir ürünü neden ve nasıl kullanmak isteyeceklerini anlamaya çalışmak,
2) Kullanıcıların ve onların amaçlarının avukatı olmak,
3) Tasarımı oluşturan özellik ve bileşenlerin toplamının, daha fazla ve yeni bir şey (gestalt) ortaya koyduğunu unutmamak,
4) Mevcut durumun yarın ya da gelecekte nasıl değişeceğini sürekli hesaba katmak.

İlk tanımlar...

Hayatımızı kolaylaştıran, kalitesini artıran ve hayatımızı biraz daha anlamlandıran bir iletişim deneyimi yaşamak, etkileşim için iyi bir tanım galiba...

1)Ama birçok tasarlanmış ürünle iletişim ve etkileşim kuramıyoruz. Dilini anlayamadığımız her şeye ve herkese önce mesafeyle bakıp sonra da umursamamak gibi bir içgüdü geliştirmiş olanların da bunda kabahati yok değil tabii ki.

2)Kullanım değeri ve mesaj değeri:
Geleneksel endüstriyel tasarım, bir ürünün işlevselliğiyle ve bir eşya olarak taşıdığı görünümle uğraşır: Etkileşim tasarımının ise daha başka noktalara da vurgu yapması kaçınılmaz:
Söz konusu tasarım ürünüyle birlikte yaşadığımız deneyimlerin ve “paylaşacağımız davranışların”, gündelik hayatımızın kalitesini artırabilir olmaları gerekir.
Bunlar da bizi yeni bir estetik anlayışına götürüyor: Yani tasarımın adab-ı muaşeretine: Görünümün olduğu kadar, kullanımın ve yaşanılan deneyimin de belirleyici olduğu yeni bir tasarım estetiği…

Pazarlanmadığı zaman gerçekler bile hiçbir dolaşım değeri taşımıyorlar.